Kerim Çakmak Norseman 2016 Yarış Raporu Bölüm 2

Merhabalar. Yarış raporumu iki bölüm halinde ele almaya karar vermiştim. Dolayısıyla ikinci bölüm ile huzurlarınızdayım. Aslında ikinci bölüm diyorum ama 32 kısım tekmili birden burada yayınlamış gibi oldum. Dile kolay sanıyorum yaklaşık 30 sayfayı buldu bu rapor. Bu kadar yazacak şeyi nereden bulduysam?
Eğer günün birinde Türkiye’den benim kadar şanslı birkaç kişi daha çıkar da bu yarışa katılabilirse, umuyorum bu dokümanlar onlara bu yolculukta biraz ışık tutar. Etrafta olduğum sürece ben de canlı olarak gerekli her türlü desteği vermeye hep istekliyim. Bu yüzden aklıma gelen, aklımda kalan her şeyi burada anlatmaya çalıştım. Bohça gibi ne bulduysam tıktım yazının içine. Kendim için de gerekli bir tasarruf bu. Çünkü daha iki hafta bile geçmedi yarışın üzerinden bugün, ama bunları yazarken anılarım çoktan tarihin tozlu yapraklarının arasına doğru süzülmeye başladı bile. Yazmalıyım ki unutmamalıyım.

2015 ve Norseman Kura Süreci

1Öncelikle nereden ve nasıl bu yarışta buldum kendimi ondan biraz bahsedeyim. 2015 senesinde iyi bir hazırlık dönemi geçirdikten sonra, Ekim başında Barcelona’daki Ironman yarışına katılmak üzere İspanya’ya gittim. Ancak yarışın olacağı hafta sonu hastalandım. Hafif ateşlenmiştim. Daha önce rezalet bir bakteriyel hastalık olan Beta geçirmiştim bir iki defa. Şimdiki belirtiler de virütik olmaktan ziyade benzer ama daha hafif seyreden bir rahatsızlığı işaret ediyordu. Neyse çok uzatmayayım, Cumartesi gününü yatakta dinlenerek geçirdim. İyi gibi hissettiğim için, Pazar günü de start aldım. Ama kendimi o kadar dinliyordum ki sonunda hasta olduğum halde start almış olduğuma ikna etmeyi başardım kendimi ve yarışı bıraktım. Sonradan aslında bırakmamın gereksiz olduğunu anlamıştım. Fazla hassas davranmışım bu konuda veya yarış öncesi psikosomatik bir rahatsızlık yaşamış da olabilirim. Sanıyorum bu ikincisi daha yüksek bir ihtimal. Trabzonspor’lu futbolcu Hami Mandıralı’nın serbest vuruşa hazırlanırken gerildiği gibi, benim de asıl konuya girmek için bu kadar açılmamın nedeni bu durumun kendimi Norseman’de bulmama yol açan olaylar silsilesini başlatmış olmasıdır.

Bu arada Barcelona acayip güzel bir yarış sadece çok fazla draft yapılıyor bisiklette. Bu sene bunun için bir önlem alıyorlar, umarım başarılı olur da draftı engelleyebilirler.

Neyse konu dağılmasın, Barcelona’da yarışı bıraktıktan sonra artık en azından bir sene uzun mesafe triatlon yapmamaya karar verdim. Çünkü insanın kendini bütün sezon boyunca tek bir yarışa kanalize etmesi sonra da, saçma sapan bir virüs veya başka ufak bir sebep dolayısı ile bütün senenin hazırlığının güme gitmesi çok koyuyor. Mali yıkım da cabası. “Yeter gari” dedim kendi kendime. Daha sık yarışsam, daha kısa mesafe yapsam sanki daha doğru olacakmış gibi hissettim. Ne kadar mantıklı bir karar verdiğime de sevinip, bunu Lale’ye açtım. Her verdiğim matah karar gibi bu kararımı da hemen duyurmalıydım ve acayip puan toplamalıydım.

Paralelde ise, şunu öğrendim: Norseman, çekiliş stratejisini değiştirmiş. İlk sene çekilişte çıkmayanlara ikinci sene iki şans verilecekmiş. Üçüncü sene ise 3 şans. Sonra sil baştan olacakmış. Şöyle düşündüm: “Bu sene zaten çıkmaz. Mümkün değil çıkmaz. Bu seneki kuraya gelecek sene yatırımı olarak gireyim, böylece seneye şansım ikiye katlanmış olsun. 2016’da uzun mesafe yapmama planımı hayata geçireyim. 2017’de de Norseman çıkarsa şahane olur. Ha olmazsa o zaman 2018’de olur artık…”. Mantık buydu. Şans işte, kuraya ilk girişimde çıktı. Aşağıdaki mesaj, 8 Kasım 2015’de geldi. Elim ayağım titredi heyecandan.
Bunun üzerine hazırlık süreci başladı. Tabii her şeyden önce bunu Lale’ye söylemeliydim. Elbette ki, alıştıra alıştıra. Lale’ye konudan hafifçe bahsettim aşama aşama konuyu derinleştirirken, daha konuşmanın başlarında bir şekilde bir yerlerimden zamansız bir “180 km” gibi bir laf çıktı. O ana kadar “Aaaa ne güzel, Norveç de çok güzelmiş zaten” diyen Lale gitti. Güneş, yağmur bulutları ile kapandı, oturduğumuz mekandaki bütün masalar bir anda sustu, garsonlardan biri elindeki tepsiyi düşürdü. İki masada yanda, yarım saattir ağlayan bebek hıçkırıklarını göğüsüne hapsederek kaygı dolu bakışlarını annesine doğru kaldırdı. Ve derinlerden bir ses bana şöyle seslendi: “Hani uzun mesafe yapmayacaktın?”. Takip eden uzun sessizlik sonrası mekanda hayat yavaş yavaş normale dönerken, gerekli açıklamaları “Ama hayatım… Tatlım şimdi bak bu öyle bişi değil… Dondurma ister misin?” gibi çeşitli cambazlıklar ile bezenmiş bir şekilde yapmaya çalıştıysam da bunun konuya bir faydasının olmayacağını, bulaşıkları çamaşır makinasında yıkamamak gerektiği kadar iyi biliyordum. En iyisi kafamı önüme eğmeli ve garsonun bana hamburger yerine yanlışlıkla getirdiği ızgara sebzelerimi yemeliydim.

Hazırlık Süreci

Antrenmanlar ve Hayat Şekli

Antrenman hazırlığı ile ilgili çok söylenecek bir şey yok aslında. Ben antrenmanlarımı 3MAX ekibinden alıyorum. Hasan Özer zaten yıllardır tanıdığım, 90’larda birlikte yarıştığım bir duayen. Birlikte yarıştığım diyorum ama kendisini yarışlarda pek göremezdim. Startta bir görünür, sonra civvvv. Çağlar Taş ise çok yakın arkadaşım zaten. Onu da aynı yıllarda tanıdım. Onlarla zaten 2 yıldır çalışıyordum. Emekleri ve destekleri için kendilerine buradan da ayrıca çok teşekkür edeyim fırsattan istifade.

Eğer sonradan bu yarışa katılabilme şansını yakalayanlar olursa, 2016 yılında, bu yarış için ne kadar antrenman yapmışım, ondan bahsedeyim biraz.

2016’da,

  • 205 saat bisiklet antrenmanı ve bunun içinde toplam 50 km tırmanış sığdırabilmişim,
  • 90 saat koşu antrenmanı ve bunun içinde toplam 8 km tırmanış,
  • 60 saat yüzme antrenmanı,
  • 35 saat kuvvet antrenmanı,

yapmışım. Toplamda bayağı bir miktar antrenman olmuş. Yalnız burada şunu söylemeliyim. Lale ve hatta Deniz bu süreçte bana korkunç destek oldular. İlk şoku ikimiz de atlattıktan sonra Lale bu yarış hazırlığı için bana sonsuz kredi açtı. Bu olmasaydı ben bu kadar verimli hazırlanamazdım. İşin şaka kısmı ayrı.

3

Periyodizasyonu tek pik olarak planladık Hasan ile. Buna göre, Training Peaks verilerim doğrultusunda bu senenin piki geçen seneki Barcelona pikinden birazcık daha aşağıda görünüyor. Bundaki en büyük sebep, sezon başında dizimdeki sakatlığın nüksetmiş olması. Dolayısı ile antrenmanları azalttık bir dönem Hasan ile. O azaltmadı tabii. Ben azalttım. Tam yükleme yapacağımız dönemde dinlenmeye geçmek zorunda kaldık. Oradan toparlamak da kolay olmadı. Yine de bence başarılı bir uygulama oldu.

Foto : Trainig Peaks'in Performans Yönetimi Göstergesi (son 1 yılın Chronic Training Load verisi)

Foto : Trainig Peaks’in Performans Yönetimi Göstergesi (son 1 yılın Chronic Training Load verisi)

Strava’da da geçen bir yıl boyunca antrenmanlarımın haftalara göre zaman dağılım grafiğini görebilirsiniz.

5

Sonuç olarak, aslında kendimi kaybedip deli danalar gibi antrenmanlara girmedim. İstemediğimden değil; hayat, iş, spor dengesi ancak bu kadarına izin veriyor. Yarıştan önce bazen telaşa kapıldığım zamanlar oldu. Aynı geçmiş okul dönemlerinde bol bol bulabileceğimiz çok sevgili arkadaşlarımızın yaptığı gibi “ayy hiç çalışmadım ne yapacağım bilmiyorum” dedikten sonra quantum mekaniği sınavından en yüksek puanı toplamalarına benzer olaylara gebe olduğumu hissettim. O dönemlerde hayat felsefem, “quantum mekaniği öğrenilmez, bilinir” idi. Bu prensip doğrultusunda çalışmalarımı ya da çalışmamalarımı yönlendirmekteydim ve tabii ki en yüksek puanları almamaktaydım. Diğerleri aldıkça da gıcık oluyordum. Neyse, burada da ben “ayy hiç hazırlanamadım galiba” diyecek gibi olduğumda, kendime gıcık olmamak için, “yok yok hazırlandın olm manyak mısın daha ne hazırlanacaksın” diye telkin etmeye çalıştım. İtiraf ediyorum hatta ara ara Strava’yı açıp kendi kendime konuştuğum zamanlar oldu. “Bak şu hafta az yapmışsın ama o zaman hastaydın, ötekinde seyahatteydin. İyisin olm hadi koçum” diye diye kendimi sakinleştirmeye çalıştım zaman zaman.

Fiziksel hazırlık, ne kadar hazırlanırsan hazırlan yine de yetmeyecek bir hazırlıktır. Sadece bu yarış için değil. Her tür yarış için öyle bana göre. Ama mental hazırlık, bence bu yarışta fiziksel hazırlıktan çok daha büyük bir öneme sahip. Peki mental hazırlık olarak neler yaptım? Biraz da onlara bakalım…

Öncelikle kış boyunca her fırsatta dışarda bisiklet yapmaya özen gösterdim. Trainer’a çok az çıktım. Bütün hafta sonu antrenmanlarını elimden geldiğince dışarda yaptım. Kar, buz fark etmedi. -7 C derecelere kadar dışarda bindim ve koştum. Sağ olsun takımım Ankrya’da beni hiç yalnız bırakmadı bu antrenmanlarda.

6

Ayrıca yarışlarda çok jel tüketen biri olarak Norseman’in zorlu koşullarında, “çok”tan daha çok jel tüketmem gerektiğini biliyordum. Gerçi yarışlardaki mevcut jel tüketimimin üzerine daha ne kadar çok jel tüketebileceğimi inanın bilemiyordum. Vakit yetmezdi bir kere. Çünkü yanlış hatırlamıyorsam en son uzun mesafe yarışımda 20 tane mi ne jel yemişim. İçmişim desem daha mı doğru olur? Bununla övünmüyorum. Eskiden bu kadar akıllı değilken övünüyordum. Artık övünmüyorum. Övünmediğim gibi ayrıca radikal bir değişiklik de gerekiyordu bu konuya. Çok çok jel tüketiminden hiç jel tüketimine böyle geçtim. Bu radikal kararı, kış başında verdim ve beslenme alışkanlığımı tümden değiştirdim. Yurt dışında çok yaygın olduğunu gördüğüm yüksek yağ, düşük karbonhidrat (LCHF) tüketimini benimsediğim bir yöntem ile beslenmeye başladım. Geçiş biraz sancılı oldu ama sonra rejim oturunca 3-4 saat aerobik sürüşlerde bile dışardan kalori almadan antrenmanları tamamlayabilir hale geldim. Burada amaç metabolizmayı, ihtiyacı olan enerjiyi kendi içindeki yağ depolarından temin edebilmesi yönünde eğitmekti. Ancak genel bilgi vermek gerekirse bu yöntem düşük kalorili bir diyet değil. İhtiyacınız olan kaloriyi yine eksiksiz almalısınız. Bunun için başvuracağınız temel kaynak, protein veya karbonhidrat değil sağlıklı yağlar olmalı. Mesela, zeytinyağı, tereyağı, avokado gibi. Karbonhidrat yine yer alıyor diyette ancak çok az miktarda. Mesela günde 50-100gr kadar. Protein ise abartılmadan normal ölçülerde yeniyor.

Yine bir alt bilgi vereyim. Çok daha fazla kalori aldığım halde, hedef yarış kiloma, yarışa 10 gün kala ulaştım. Bu kiloyu hayatımda iki defa gördüğümü söyleyebilirim. Bir şimdi, bir de büyürken. Ama bu son kısmı bir beslenme tavsiyesi olarak almayın lütfen. Bu tip bir tavsiyeyi bu mecradan verebilecek görgü, yetki ve bilgi birikimine sahip olmayabileceğimi düşünüyorum.

Bunlar aslında yarıştan çok önce başlayıp uzun dönemli yaşadığım hazırlıklardan küçük enstantaneler. Genel olarak söylemek gerekirse, bir sene boyunca ince ince işledim ve hazırlandım bu yarış için. Antrenmanlar da gördüğünüz gibi aslında bu uzun dönemli hazırlığın sadece ufak bir kısmını teşkil etti. Beslenme alışkanlığımdan uyku düzenime ve antrenman saatlerime kadar birçok değişiklik yaptım.

Bir de kısa vadede ne tip hazırlıklar yaptığıma değinmek isterim izin verirseniz.

Yarış Lojistiği

Bu kısımdaki hazırlık, bence bana yarışta istediğim dereceyi yapmamı sağlayan en etkin faktörlerden biri oldu.

İlk bölümde bahsetmedim ama yarış organizasyonu size bütün yarış boyunca sadece iki noktada su ve besin desteği sağlıyor. Bu noktalar da koşunun 25. ve 32. km’leri. Dolayısı ile tüm bisiklet etabı boyunca ve koşu boyunca kendi desteğinizi kendinizin planlaması ve uygulaması gerekiyor. Bisiklet ve koşu için iki farklı destek prensibi uyguladım. Bisikletteki istasyonları santimi santimine planlarken, koşudaki istasyonların uygulamasını tamamen o andaki ruh halime bıraktım. Mantıklı olan da bu gibiydi çünkü önceki yarışlarımdan hatırlıyorum, bazı anlarda koşu istasyonları birbirine çok yakın gibi geliyor; birinci istasyonu geçtikten sonra ikincisine geldiğimde canım bir şey istemiyor ama sonra 3. istasyon da çok uzağa düştüğü için bu sefer besinsiz kalıyorum. Bazen de birinciden hemen sonra 2.’yi istiyorum. Dolayısı ile strateji olarak, destek ekibi ile ilk karşılaştığımda ruh halime göre onlara ne kadar uzakta durmalarını isteyeceğimi ve o durakta ne tüketeceğimi söylemeyi düşündüm. Bu şekilde 25 km giderim diye hesapladım. 25’den sonra zaten tırmanış başlıyor. O noktadan 32’ye kadar elimde 2 jel ile idare edebilirim. Artık dışardan desteğe ihtiyacım olmayacaktı.

Bu plan tıkır tıkır, hatasız şekilde işledi. Bunun işlemesinde ise Lale ve Mark’dan oluşan destek ekibimin katkısı çok büyüktür. Onlara milyonlarca defa teşekkür etsem az kalır.

Burada biraz daha detaya girip istasyonlar için yaptığım hazırlıktan da bahsetmek isterim.

Bisiklet rotasını 4 parçaya böldüm. Raporun ilk bölümünü okuyanlar hatırlayacaktır belki, bisiklet büyük bir tırmanışla başlıyor. Bu tırmanışın sonuna bir istasyon koydum. Bu istasyon 35. Km’de olacaktı. Sonra 50-55 km boyunca hızlı bir bölüm var. Bu bölümde hızım kesilmesin diye hiç istasyon yok. Bu şekilde 90 km’ye geliyorum. Bisiklet etabının ilk yarısından sonra peş peşe 4 tane tırmanış var. İlk tırmanışın sonuna, 3. tırmanışın sonuna ve 4. ve en zor tırmanış olan Imingfjell tırmanışının sonuna birer istasyon koydum. Bu istasyonların planlamasını ise şu şekilde yaptım:

T1:

7

Burada sulukları yarım doldurdum ki ağırlıktan biraz tasarruf edebileyim.

1. İstasyon:

8

Hızlı bölüm. Dolayısı ile ağır olabilirim diye yiyecek açısından elimi korkak alıştırmadım. Bol bol yiyip içtim yolda.

2. İstasyon:

93. İstasyon:

104. İstasyon:

11

Burada dikkatinizi çeken sucuk, cevizli sucuk tabii ki. Buna göre şu şekilde bir envanter çıkardım:

12

Bu içerikleri her istasyon için ayrı ayrı torbalara koydum. Böylece destek ekibi hangi istasyonda duruyorsa, ilgili torbanın içinde ne varsa bana veriyor, bendekileri de alıyordu. Bitmiş olsun veya olmasın. Kalori hesabının şaşmaması için bu gerekliydi.

Bisiklet stratejim, mümkün olduğunca yarışa tutunabilmekti. Çünkü bisiklette olması gerektiği kadar güçlü olmadığımı biliyordum. Pozisyonumu çok kaybetmeden tutunabilsem yeterliydi. Ayrıca, çok üşümemem gerekiyordu. Fazla ısı kaybedersem bu sefer koşuyu riske atabilirdim. Gücü de yukarda, istasyon aralarında planladığım şekilde dağıtabilirsem koşu için yeterli enerjim ve motivasyonum kalacaktı. Bisiklette çok basmak, benim için ciddi anlamda bir fark getiremeyecekti aynı zamanda da koşuyu çok olumsuz etkileyecekti.

Koşu stratejisi ise daha önce söylediğim gibi, beslenme konusunda anlık karar vermeyi gerektiriyordu. Koşuyu maraton gibi asla düşünmedim. Kendimi hep 25 km koşacakmış gibi hazırladım. Bütün tempomu da 25 km’yi baz alarak ayarladım. Bunun faydasını da çok gördüm. Yokuşlar başladığında özellikle 7 km boyunca, Zombie Hill’de Norveçlilere karşı hiç şansım yoktu. Adamlar dağ keçisi gibiler. Yokuş yukarı benim koşu hızım onların yürüyüş hızları. Dolayısı ile ilk 25’de arayı olabildiğince açmam gerekiyordu veya öndekileri olabildiğince geçmem gerekiyordu ki 25-32 arası rahatlayabileyim.

Foto : Yarış profilinin yansıtıldığı geçici dövmelerimiz.

Foto : Yarış profilinin yansıtıldığı geçici dövmelerimiz.

25-32 km arasında ayrıca Mark ile şöyle anlaştık. 25’den sonra artık birileri bana eşlik edebileceği için, Mark arabadan inip beni 25’de bekleyecekti. Birlikte 32’ye kadar 8% eğimde koşacaktık. Lale ise arabayı 32’ye çıkarıp bizi orada bekleyecekti. 32’deki cut-off’u geçebildiysek hep birlikte çantalarımızı alıp zirveye yürüyecektik. Çantaları Lale getirecekti çünkü 37.km’den itibaren çanta zorunluydu. Bu 25-32 km arasında koşu çok kritik oldu. İlerde daha detaylı anlatacağım. Yarışın bu bölümüne hazırlanmak için 1994-2010 yılları arasında çıkan ÖSS/ÖYS soru kitapçıklarını alıp oradaki mantık, havuz ve işçi problemlerini çözdüm. Sonrasında işin nirvanası olan bir kurt, bir koyun ve bir balya otu nehirden karşıya bir kayıkla nasıl geçirirsiniz sorusunu çözdüm. Koşunun sonundaki lojistiği bundan sonra halletmek çok kolay oldu.

Sözün özü, yarıştan aylar önce bütün rotayı santim santim inceledim. Gitmeden, görmeden nerede ne yükselti var, nerde ne kadar basacağım hepsini hesapladım. Bisiklet rotasını gözüm kapalı hatırlıyorum. Her noktayı ezberledim. Bu da benim bayağı rahat etmemi sağladı. Tüm yol boyunca karşıma çıkacak her şeyi neredeyse biliyordum. Bunun yanında, yarış organizasyonu da kol ve bacaklar için numaralar ile birlikte bir de profili gösteren bir geçici dövme verdiğinde onu da bacağıma yapıştırdım. Böylece rota ile ilgili hiçbir sıkıntı yaşamadım. Yalnız pedal çevirirken rotanın sürekli bir aşağı bir yukarı hareket etmesi çok sinir bozucuydu.

Bunun yanı sıra, değişim alanlarında giyeceğim her şeyi ayrı çantalara koydum. Böylece Lale beni değişim alanlarında karşılarken, sadece ilgili çantayı yanına alıp gelecekti. Ayrıca, bisiklette çok terlersem veya ıslanırsam belki üst değiştirmek isterim diye bir de yedek kıyafet çantası yaptım. Lale ve Mark’a da dedim ki yanınızda bu çanta hep olsun, her an içinden bir şeyler giymek isteyebilirim.

Böylece gıdalar, kıyafetler her şey hazırdı.

Foto : Yarışta giyeceklerim ve yiyeceklerim. Bunların arasında yedek kıyafetlerim yok daha.

Foto : Yarışta giyeceklerim ve yiyeceklerim. Bunların arasında yedek kıyafetlerim yok daha.

Şimdi gelelim yarışa…

Norseman 2016

Yarış Öncesi:

Lale ile Norveç’de bir haftalık bir tatil planladık. Tatilin sonunda da yarış yer alıyor olacaktı. Bu, sportif anlamda da işime geldi açıkçası çünkü, bir hafta boyunca Ankara’nın yazından Norveç’in “yaz”ına alışabilmek için zamanım olacaktı. Böylece Cumartesi gününden Çarşamba gününe kadar Norveç fiyortlarında gezindik. Çarşamba günü yarışın yapılacağı Eidfjord’a komşu kasabada bir ev kiralamıştık, oraya giriş yaptık. Eidfjord’da yatak sayısı çok kısıtlı. O sebeple bir sene önceden, çekiliş yapıldıktan hemen sonra doluveriyor bütün kapasite. Ben de biraz geç kaldığım için 1 saat uzaktaki Ulvik’de ancak yer bulabildim.

Araç olduğu için uzaklık hiç problem olmadı. Hatta daha bile iyi oldu diyebilirim. Çünkü yarışa hazırlanan güruhu sürekli bisiklet üzerinde veya kıyıda koşarken görüp durmak çok sinir bozucu oluyor. Sanki siz de yapmanız gereken son bir antrenman var ama yapmıyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Uzakta olunca insanın kafası çok daha rahat ediyor. Yarış ortamından uzak durmak lazım.

Lojistik ile ilgili küçük bir noktayı daha belirtmekte fayda var. Yarış gecesi yani Cumartesi, yarış sonrası konaklamayı starta yakın değil finişe yakın ayarlamak lazım. Çünkü bütün gün yarıştıktan sonra 226 km geri dönmek bir işkence. Ayrıca ertesi gün ödül töreni ve tişört dağıtımı da finiş noktasında yapıldığı için eğer buna katılmak isteyecek olursanız aynı yolu sabahın köründe tekrar gelmeniz gerekecek, ki bu imkansıza yakın.

Yarış Cumartesi günü olduğu için Cuma günü erkenden yatmak gerekiyordu. Bisikletlerin “check-in” işlemi sabah 03:00’de başlayacaktı. Bizim ayrıca 1 saatlik bir yolumuz olduğu için 01:00’de uyanmamız gerekiyordu. Neyse ki ben yarış öncesi doğru dürüst uyuyamayacağımı bildiğimden bir gece önceden uykumu almıştım. Bir de öğlen uyurum diye hesapladım ama yarış brifingi, yol, yemek ve istasyon / yarış hazırlıkları derken Cuma günü öğlen uykusu yalan oldu. Neyse ki hazırlıklar zamanında bitti ve 20:00 civarında yattım. İlginçtir ki çok sakindim. Belki Ankara’dan getirdiğim passifloralı çayların olumlu bir etkisi olmuştur bu sakinliğimde. Yattıktan 1,5 saat sonra anca uyuyabildim, ama en azından uyuyabildim. Bu sürpriz oldu benim için. Tam 01:00’de saatin çalması ile Lale ile birlikte uyandık. Mark da, eşi Tanya ile bizimle aynı evde kalıyordu. Biz Lale ile son hazırlıkları yaparken Mark da uyanıp bize katıldı.

Arabamıza binip Eidfjord’da gittik. Tanya evde kaldı. O da uyandıktan ve kahvaltı ettikten sonra diğer araba ile geze geze Gaustablik’e yani finiş alanındaki otellerin bulunduğu bölgeye gelecekti. Orada buluşacaktık.

Sorunsuz bir yolculuktan sonra Eidfjord’a vardık ve arabayı park ettik, bisikleti indirdik ve tam check-in saatinde, çok fazla kalabalık olmadan check-in işlemlerini sorunsuz hallettik. Ben wetsuitimi giyip feribota binmeye hazır hale geldim. Feribota isterseniz zil gibi yanınıza hiçbir şey almadan sadece suya atlayıp yüzecek şekilde binebiliyorsunuz. İsterseniz de yanınıza kıyafet, telefon v.s. alıp bunları bir çantaya koyup, üzerine de numaranızı yazarak organizasyona teslim edebiliyorsunuz. Organizasyon size bu çantayı ancak finişte geri veriyor. Telefonumdan o kadar uzun ayrı kalamayacağım için ben zil gibi binme alternatifini değerlendirdim.

Mark’la ve Lale ile uzun uzun vedalaştıktan sonra kendimi Titanic’e biniyormuş gibi hissederek bizi açıkta silkeleyecek olan feribota bindim. Saat tam 4’de feribot demir aldı. İç mekanda oturulacak yerler olsa da ben bütün ambiyansı yaşamak için dışarda durdum. Aynı organizasyon, eğer Amerika’da veya benzeri bir ülkede yapılıyor olsaydı eminim feribotun içi çoktan lunapark gibi olmuştu. Çılgın müzikler ile insanları havaya sokmaya çalışmalar, aslansınız kaplansınız anonsları, insanların da bunları destekleyip, coşturan garip garip çığlıkları gırla giderdi. Ancak burada, bu kalender insanların diyarında, feribotun içinde hakim olan ciddiyeti anlatamam. Bunu açıkçası beklemiyordum. Oluşan bu havadan memnun olduğumu söyleyebilirim. Çünkü konsantrasyonumu toplamam ve kendime odaklanmam için son fırsattı bu ve fırsatı bu sayede çok iyi değerlendirmiş olduğumu düşünüyorum. Burada geçirdiğim 30 dk, bütün dikkatimi gelecek olan yarışa odakladım. Bütün planı tekrar gözden geçirdim ve yarışı tekrar tekrar yaşadım kafamda.

Feribot demir atmadan fiyordun biraz açığında durdu ve kapağını ağır ağır açtı. Bilemiyorum o anda hissettiklerimi nasıl ifade edebilirim. Hiç böyle hissetmemiştim. Korku, heyecan ve mutluluk hepsi birbirine karıştı. Buna karşı, dışardan görünüşümde derin bir sakinlik, bir dinginlik olduğunu hissediyordum, içimde fırtınalar koparken. Bütün sene bu anın hiç gelmeyeceğini hep son anda bir aksilik olacağını düşünmüştüm. Şimdi ise “gerçekten oluyor galiba” dedim içimden. Ama nasıl bir tepki vermem gerektiğini gerçekten anlayamıyordum. İlk defa o anda gerçekten bu epik yarışta yer aldığıma inanmaya başladım.

Feribotun kapağı tam açıldığında teker teker herkes atlamaya başladı. Bu arada ortalıkta fotoğraf ve video çeken insanlar da vardı, birileri bize bir şeyler söylüyordu bir takım anonslar yapılıyordu ama hiçbirini duymuyor, anlayamıyor ve görmüyordum. Ne dediklerinin de zaten hiç önemi yoktu. Bu saatten sonra dünya yıkılsa o feribottan atlanacak ve o tepeye çıkılacaktı. Zaten dakikası dakikasına neler olacağını da adım gibi biliyordum bu süreçte. Defalarca koştuğum triatlon yarışlarından çok daha iyi biliyordum bu yarışı sanki. O derece hazırlamıştım kendimi.

Neredeyse atletlerin yarısı atladığında ben de kendimi bıraktım suya. Atlayan kimsenin sesi çıkmıyordu. Kimse galeyana gelip “heyooo”, “hurraaa” diye bağırmıyor, onun yerine sanki kesime giden, hiçbir şeyden haberi olmayan koyunlar gibi bırakıyordu kendini suya. Çok garip bir bilim kurgu filmi setinde gibiydik. Sanıyorum benim yaşadığım heyecanı herkes duyuyordu. Ben de atlarken bağırmak istedim. Bağırıp rahatlamak, heyecanımı atmak istedim. Boğazıma düğümlendi çığlık. Her şey o kadar sessizce olup bitiyordu ki, sanki bağırıp çağıracak olursam dik fiyort yamaçlarında uyuyan devleri uyandıracaktım. Hiç o ortama uymayan bir şey olacaktı o çığlık. Kabak gibi sırıtacaktı sanki tüm sakinliğin ve dinginliğin içinde. Gıkım çıkamadı bu yüzden. Öyle kütük gibi indim suya, sessiz sedasız. Suya düşünce ama, sessiz bir çığlık yükseldi taa içimden “sooğğğuukkkkk” diye. “Yüz Kerim” dedim kendime. 200 m ilerdeki kanolara kadar yüzüp biraz olsun ısınmaya çalışmalıydım. Kanolara vardığımda, herkesin yerini almasını ve saatin 5:00 olmasını beklemeye başladım ki start verilsin. Suyun içi de dışı da o kadar karanlıktı ki, saatimi gözümün önünde tuttuğum halde rakamları seçemiyordum. Sonra meğer gözlüğüm gözümdeymiş. Çıkarınca etraf aydınlanır sandım ama nafile. Sanıyorum yüzmenin en az 30-40 dk’sında ne zamanı ne de mesafeyi bilerek yüzecektim. Kanoların en dışında durmak istemedim çünkü iyice dışa savrulabilirdim. Kıyıya çok yakın olmak da istemedim. Böylece ortalarda yerimi aldım ve beklemeye koyuldum. Feribotu görebiliyordum ama üzerinde insanları seçemiyordum. Acaba atlamayan kaldı mı? Herkes indi mi suya? Ne kadar kaldı start verilmesine diye düşünürken ve hafif hafif titremeye başladığımda feribottan gelen düdük sesini duydum. Hayatımın yarışı başlamıştı işte. Durdum sakinleştim ve başladım kulaç atmaya.

Foto : Kanolardan baktığımda feribotun görüntüsü. Fotoğraf bana ait değil tabii ki. https://www.flickr.com/photos/sopgri/28365011854/in/album-72157672095695116/

Foto : Kanolardan baktığımda feribotun görüntüsü. Fotoğraf bana ait değil tabii ki.

İlk 500 m sorunsuz geçti. Tabii açık suda yüzerken sağdan soldan gelip size çarpanların şefkatli dokunuşları veya sizin onlara çarpmanızın getirdiği sinir bozucu baskı ve iç sıkıntısını saymazsak sorunsuz geçti diyebilirim. “Yahu koskoca denizde nereden gelip buluyorsun ayaklarımı. Hadi geldin buldun ne dokunup duruyorsun sürekli. Nereye gideyim istiyorsun?” Ama işin tatlı kısmı biraz da bu. Bu arada kimseyi yarım metre yanıma gelmeden göremiyordum. O derece karanlıktı su. 500 m sonra hafif bir dalga başladı. Dalga problem değildi. Dalgayı severdim. Dalgalarla başa çıkmak için kullandığım yöntem, kendini dalganın tepesinde hissettiğin anda tepeyi aşıp dalga boyu aşağı kayabilmek için kuvvetli ayak vurmaktır. Böylece dalgayı nispeten daha kolay aşabiliyordum. Ne yazık ki ayak vuruşlarımı hızlandırmamla, kalflarımda krampları hissetmem bir oldu. Sanıyorum soğuktan kaynaklanıyordu. Nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, moralimi çok bozmuştu durum. Çünkü kramplar eğer şimdiden başlıyorsa bu demek oluyordu ki önümde acı dolu çok zor bir gün var.

Ayak vurmayı kestim. Sadece kol gücü ile devam ettim uzunca bir süre. Ancak anlık kasılmalar, kalflarımdan “hamstring”lerime doğru ilerlediler. Buna ne yazık ki engel olamıyordum. “Hamstring”lerimi kramplardan sakınmaya çalışırken bu sefer “quadriceps”lerime geçti kasılmalar. Bu aşamaya kadar sadece krampın sinyalleri geliyordu ancak sinyaller yukarı ilerledikçe artık daha net kasılmalar başladı. Durmak zorunda kaldım. Durup bağırdım. Çok sinirlendim. Biraz dinlenip tekrar devam ettim. Ayaklarımı vurmamak için eğer düz sopa gibi tutmaya çalışırsam yine giriyordu çünkü düz tutmak için de kasmak gerekiyordu. En sonunda bacaklarımın hiç kasılmadığı, hiç çalışmadığı çok rahat bir pozisyon buldum ve bu pozisyonda uzun süre yüzdüm. Ama bu pozisyonu bulana kadar bayağı bir dur kalk yapmak zorunda kaldım. Ne zaman ki yönümüzü çevirip son 250 m’ye girdik, işte o noktadan sonra dalgalar yandan gelmeye başladı. O 250 m bitmedi, bitmek bilmedi.

16

Yandan gelen dalgalar, bacağımın rahat pozisyonunu bozuyordu ve kasılmalar tekrar tehlikeli şekilde başlıyordu. Neyse, son gayretle dura kalka yüzme çıkışına geldim. Lale’nin beni bekliyor olması gerekiyordu. Ben kahramanlık yapıp “gerek yok aslında ben kendim giyinirim” falan demiştim ama iyi ki beni dinlememiş. Lale’nin dediğine göre sudan çıktığımda bembeyazmış suratım. Zaten çıkarken de beyinciğim soğuktan o kadar uyuşmuş ki ayakta duramadım, yürüyemedim bir süre. Neyse değişim alanına gelince ellerimle hiçbir şey yapamıyor olduğumu fark ettim. Soğuktan donmuşlar. Lale olmasaydı en az 20 dk sürerdi “wetsuit”imi kendi kendime çıkarıp bisiklet formamı falan giymem.

İlk değişim alanından ilk istasyona kadar tüketeceğim gıdalar zaten bisikletin üzerinde hazırdı. Kıyafet olarak da nispeten hafif bir kreasyon seçmiştim. Sürekli tırmanış olacağı için soğuğun beni çok etkilemeyeceğini, her halükarda terleyeceğimi hesaplamıştım. Yine de Lale ve Mark ile 20.km’de bir kontrol noktası yapmaya karar vermiştik. Çünkü 20.km’de mevsim değişiyordu. Sonbahardan kışa geçiyorduk. Belki üşümüş olabilirim demiştim onlara. Siz bana sanki yedek kıyafet verecekmiş gibi hazır olun. Orada değişmezsem ilk istasyonda yani 35. km’de kesin değişirim.

Değişim alanında Lale’nin yardımı sayesinde rekor bir sürede bisiklete geçebildim. Bizimkiler de beni yolcu edip arabaya atlayıp güya yolda beni geçip 20.km’de bekleyeceklerdi. Ancak yukarı çıkışta o kadar trafik oluyor ki, sözleştiğimiz gibi 20.km’de buluşamadık. Trafiğin sebebi, araçların arada sırada bisikletler ile aynı yolu kullanmak zorunda olmaları ve bu yolun bir kısmının da tünellerden geçiyor olmasıydı. Araçları durdurup bisikletlere yol veriyordu polis. Böylece araçlar uzun süreler beklemek zorunda kalıyordu. Bu şekilde, ben 20. km’ye onlardan önce varmıştım bile. Beklemeden de devam ettim. İyiydim çünkü. Neyse ki ilk istasyona (35. km) biraz kala yanımdan geçtiler araba ile ve istasyonda yerlerini alıp beni beklemeye koyuldular.

Mark, ilk istasyonda 100. olduğumu söyledi. Büyük tırmanış sonrasında iyi bir pozisyon diye düşündüm. Bu istasyon, Hardenggervidda Platosu’nun başında yer alıyor. İrtifa, 1200 m. Hava koşulları ise felaket. Sağanak halde yağmur yağıyor, sert bir rüzgar var, ortalık sis ve hava sıcaklığı 5 C derece.

17

Foto : İlk istasyondayız. Havanın aziziliği.

18

Bu istasyonda üstümü olduğu gibi değiştirdim ve öyle devam ettim. Buradan sonra yaklaşık 50km ağırlıklı olarak iniş var. İrtifa, 50km sonra yavaş yavaş, düşe düşe 700m civarına iniyor. Bu bölümün hızlı bölüm olması gerekiyordu ama yağış ve karışık yönlerden gelen rüzgar sebebi ile çok dikkatli olmak gerektiği için hızım otomatik olarak düştü ve yolda kalmaya gayret ederek ikinci istasyona kadar geldim. Bu arada ne kadar yağmur yedim ne kadar ıslandım ve üşüdüğümü nasıl anlatacağımı bilemiyorum gerçekten.

Yarışın en zor bölümlerinden biri burasıydı. Ellerimi ve ayaklarımı soğuktan hissetmiyordum. Özellikle el ve ayaklarından çok üşüyen birisi olarak bu durumun çok acı vermesi gerekiyordu. Kışın yaptığım antrenmanlarda benzer koşullarda çok fazla acı çektiğimi hatırlıyorum. Ancak yarışa o kadar hazırlamışım ki kendimi, belki de bu yüzden hiç acı hissetmedim. Ellerim, tembel hayvan gibi hareket ediyordu. Cebimden bir çikolata bar çıkarıp, açıp yemem dakikalar sürüyordu. Hareketleri hızlandırmak istiyorum ama soğuktan o kadar uyuşmuşum ki aklıma hareket hızımı tarif edebilecek tembel hayvandan daha iyi benzetme gelmiyor.

İkinci istasyona geldiğimde son 4 tepeye ve bisiklet etabının ikinci yarısına da başlamış oldum. Burası biraz daha rahat olacaktı hesapta, çünkü çıkarken ısınabilecektim. Bazı tepelerde üstümü değiştirip hızlı inecektim. Ancak yağmur hiç kesilmedi. Rüzgar da sağ olsun hızını hiç azaltmadı. Üzerimden çıkardığım her kıyafet, en az 2 kilogram ağırlaşmış oluyordu yağmurdan. Bu arada tırmanışlar başladıktan sonra hafif hafif bacaklarım da seğirmeye başladı. Kramplar geliyordu. Eğer hazırlıksız yakalanırsam kesin inip yürümem gerekecekti. Taa yüzmeden çıktığımda, Lale’ye iğne istediğimi söylemiştim. Biliyordum kramplara yakalanacağımı, yüzerken belliydi. Kasılmaları iğne ile uyarıp açmaktan başka bir çarem yoktu yarış içinde. Daha önceki yarışlarımda da yaşamıştım benzer olayları. İlk istasyonda ne yazık ki iğneyi sormayı unuttum. İkincisinde de unuttum. Ancak 3. istasyona geldiğimde hatırladım. Bizim destek ekibi, nereden bulmuşsa bir dikiş seti bulmuş. Oradan bana bir çengelli iğne verdi Lale. Daha önce sormadığım için onlar da hatırlatmamışlar.

Son tırmanışa formama iliştirdiğim bu çengelli iğne ile başladım işte. Yağmur, rüzgar hala şiddetini koruyordu. İnişlerde bacaklarım buz tutuyordu. Çıkarken nasıl açılacak bu bacaklar diye düşünüyordum sürekli. Dokunuyorum, buz gibi. Vücudumun hiç bu kadar soğuk olduğunu hatırlamıyorum. Neyse ki tırmanışları bir şekilde çıkarabiliyordum. İlk metreleri tırmanırken donları çözülüyordu bacaklarımın. Sonlara doğru randımanı bile artıyordu. Ama sonra inişte tekrar donuyordu. Ancak son tırmanış, Imingfjell dağı, öyle şansa gelecek bir tırmanış değildi. Buraya gelene kadar zor koşullara rağmen süre hedeflerim hemen hemen tutmuştu. İlk istasyona kadar 2 saat planlamıştım. Bir iki dakika gerisinde geldim. İkinci istasyona da 1 saat 40 dakika planlamıştım. Onu da tutturdum. İkinci istasyondan Imingfjell’in tepesine de 3 saat hedefliyordum. İşte bu hedef kramplardan dolayı saptı. Imingfjell’i çıkarken başladı her iki bacağımda da kasılmalar. Durmak ve iğneyi devreye almak zorunda kaldım. Birkaç defa deldim her iki bacağımı da. Bu uyarılar işe yaramış olmalı ki tırmanışın devamında problem olmadı. Yine de beni bekleyen koşuyu düşünerek daha temkinli ve zorlamadan devam ettim bisikletin kalan son 40 km’sinde. Bu yüzden de hedef zamanım saptı. Varsın sapsın. Eğer kasılmalar koşuda da olursa çok fena olurdu bu durum. Bisiklette en azından inişlerde pedal çevirmeden yol alabilirdim. Ama koşuda kramp girdi mi çözene kadar oyun dışıyım.

Foto : Imingfell bitiyor. Mark bana Lale ilerde der gibi sanki. Bende ise mutluluk...

Foto : Imingfell bitiyor. Mark bana Lale ilerde der gibi sanki. Bende ise mutluluk…

Bu arada devam etmeden önce bu hedefleri nasıl oluşturduğumdan da bahsedeyim. Bunun için geçen senenin sonuçlarını inceledim. Siyah tişört kazanan son 10 kişi ile beyaz tişört kazanan ilk 20 kişinin ayrı ayrı farklı noktalarda alınan hız ortalamalarından yola çıkarak her kilometre taşı için bir hedef zaman belirledim. Benim istasyonlar da bu kilometre taşlarına çok yakındı:

20

Biliyorum çok akıllı işi değil ama yarışa hazırlık anlamında antrenmanları azalttıktan sonra ortaya çıkan boş zamanlarımı bir şekilde değerlendirmeliydim. Neyse, bu seneki koşullar biraz daha zorlu olduğu için bu sürelerde biraz da esneklik payım vardı. Ama yine de Imingfjell’deki kramplar beni bayağı olumsuz etkilemişti.

Son istasyonda, Mark ve Lale’den yiyecek desteğimi sağladıktan sonra son 30 km’lik bölüm başladı. İlk kısmı çok teknik bir inişti. Sonradan iniş biraz insaflı hale geldi. Bu kısım koşuya hazırlık açısından güzel bir bölüm oldu, çünkü tam istediğim gibi yüksek devirde çok zorlamadan çevirebildim.

Bütün bisiklet etabı boyunca 100.lükten 140.lığa gerilemiş olmalıydım. Zaten Mark da en son istasyonda, bisikletin bitmesine 30 km kala, “130.sun, tamam bu iş” dedi. Bundan sonra seni 30 kişinin geçmesi çok zor. Haklıydı da. Lale de “ama bırakmak yok hadi bakalım” diye beni ikinci değişim alanına doğru gönderince, o ana kadar hep flu olarak gördüğüm siyah tişört finişine gerçekten çok yakın olduğuma inanmaya başladım.

Bu şekilde iyi bir moralle ikinci değişim alanına girim. Tepeden inerken, 2-3 kişi geçmişti beni ama hiç önemsemedim. Bu aşamada, koşu öncesi kendimi hazırlamam daha önemliydi. Koşuya 140. sırada çıksam yeter diyordum içimden.

Foto : 2. Değişim alanı (T2) ve ben. Lale de ilerde galiba.

Foto : 2. Değişim alanı (T2) ve ben. Lale de ilerde galiba.

İkinci değişim alanında uzun sayılacak bir süre geçirip koşuya geçtim. Yarış organizasyonu, koşu başlangıcında ve 25. km’de kaçıncı sırada olduğunuzu size gösteriyor. Lale’yi değişim alanında arkamda bırakıp koşuya doğru giderken acı gerçeği gördüm: 159.’imişim. Yani sadece 2 kişi beni geçerse cepte olarak kabul ettiğim siyah tişört gitti demektir.

Moralim bozuldu. Son 30 km, 20 kişi beni geçmiş olamaz. Nasıl oldu bu diye düşündüm. Ama sonra bu sorunsalı boş vermek gerektiğine karar verdim. Şimdi tüm gücümü ve tüm konsantrasyonumu önümdeki 25 km’ye verme zamanıydı. (Nasıl olduğunu sonradan Mark söyledi. Meğer onların baktığı sadece erkeklermiş. Sistem sıralamayı karışık vermiyormuş.)

Eğer 25. km’ye arkamdakiler ile aramı yeterli şekilde açmış ve önümdeki birkaç kişiyi geçmiş olarak girersem, hala bir şansım var demekti. 25. km’den sonra dimdik bir tırmanış başlıyor ve 32. km’ye kadar 7 km gidiyor. Eğer bu halde tırmanışa geçersem, en az iki kişinin geriden beni geçmesi ve 32. km’de ilk 160’ın dışında bırakması işten bile değil.

Moral bozmanın zamanı değil diyerek tüm gücümü toplayıp hızlı bir koşuya başladım. Kendimi kesinlikle maraton koşacakmış gibi şartlamamıştım zaten yarış başından beri. Bu yarış, 25. km’de biterdi ve şu andaki sıralamam dolayısı ile de aslında yarış benim için yeni başlıyordu.

Önümde, bisikletteki son iniş sırasında beni geçen 3 kişi koşuyordu, görüyordum onları. Bir kişi daha vardı. O da değişimi biraz uzun tutmuş belli ki. Bu 4 kişiyi ilk 2 km içinde geçtim ve 154. oldum. Artık geçtiklerimi ve beni geçenleri saymam gerekiyordu. Tam olarak kendimi düşme hattındaki futbol takımları gibi hissediyordum. Bu arada bizimkiler daha yola çıkamamıştır diye düşünüyordum. Bisikleti arabaya yerleştiriyor olmalılar. Onlarla karşılaşmayı, bir 10-15 dakika daha beklememem lazım.

Tam bu sırada işte beni yarış dışı bile bırakabilecek olan, ama siyah tişörtü kesinlikle elimden almaya kalkan kasılmalar ve kramplar yeniden başladı. Tam güzel bir tempo yakalamışken ve sıralamada biraz yükselmişken olacak şey değildi. Ama yapacak bir şey yok. Durdum. Gerdirme yapmaya çalışıyordum. Bacaklarım hala bisikletin son kısmındaki inişten dolayı buz gibiydiler. Gerdirmeler de işe yaramıyordu. Tam o anda iğne geldi aklıma. İyi ki Imingfjell’deki savaştan sonra atmamıştım ve ne olur ne olmaz diye tekrar formama iliştirmiştim kendilerini. Kontrol ettim oradaydı. Çıkardım ve bacağıma saplamaya başladım. Bu arada demin geçtiklerim, beni geçmeye başladılar. Sıralamada geri düşüyordum. Ama kıpırdayacak durumda değildim. 2 km tabelasının yanında inliyor, sinirleniyor ve bu arada bacaklarıma bir şeyler batırıyordum. Kaslarım o kadar donmuşlar ki, iğnenin bacağıma girdiğini hissediyordum, derimi deliyordu sonra sert bir tabakaya rastlıyordu. Bu sert tabaka, kasılmış olan kasım olmalıydı. Ama bundan başka bir his yoktu bacaklarımda. Bir de tabii ki o kök söktüren kramplar. Acı ile o kadar saplamışım ki, iğne bir süre sonra sert tabakayı geçememeye başladı. Bir baktım ki yamulmuş. Elimle düzeltip tekrar devam ettim saplamaya. Ben bu şekilde uğraşırken, bir sağlık ekibi geldi yanıma. Onları görünce hemen durdurdum işlemi. Komutanının karşısında kendini, askerlik yapmaya elverişsiz hale getirme suçu işlemeye çalışan erat psikolojisi ile iğneyi sakladım ama bacaklarımdan hafif hafif kan sızıyordu. Yardım önerdiler ama şimdi koskoca doktorların önünde elimde iğne, bacağımı delmek garip kaçacak korkusu ile “iyiyim iyiyim ufak bir kramp sadece” dedim. Onlar buz vermeyi önerdiler. Bir de bacağımın kanadığını sandılar. “Yok yok” dedim “hiç önemli bir şey değil”. İçimden ise “ya bi gidin de şu iğneyi gönül rahatlığı ile batırmaya devam edeyim” diye geçiriyorum. Neyse bir süre yanımda durdular kesinlikle sağlığımın iyi olduğuna, sadece kramptan dolayı problem yaşadığıma emin olduktan sonra gittiler. O sırada da önceden yapmış olduğum iğneler etkisini gösterdi veya belki de kramp kendi kendine geçti, hiç bilmiyorum. Öyle ya da böyle, sonuç olarak tekrar koşabilir duruma geldim. Tabii, bu arada 160. duruma düşmüştüm. Beni en son geçen kişi ise en az 2 dakika önce geçmişti yanımdan. Ara çok açıldı diye düşündüm. Sonra da son ana kadar bırakma dedim. “Bu işi ne kadar istiyorsun” diye sordum kendime. “Ne kadar istiyorsan o kadar koşmalısın” dedim. Tekrar başladım koşmaya. Ara ara tempomun düştüğü yerlerde de bu argümanı kullanmaya devam ettim: “Daha çok istiyor olmalısın. Çok yavaş gidiyorsun. Bu kadarcık mı senin motivasyonun” diyerek kendimi sürekli fişteklemeye çalıştım.

Kramplardan kurtulduktan kısa bir süre sonra, Mark ve Lale araba ile yanıma geldiler. Önceden anlaştığımız ilk durağa 2-3 km vardı daha. Kendimi kramplardan sonra biraz daha iyi hissediyordum. O yüzden önceki anlaşmayı bozmadan 3 km sonra görüşürüz işareti yaptım. Onlar da basıp gittiler, ilerde beni beklemek üzere.

Takip eden 2-3 km’de önümdeki iki kişiyi geçip tekrar 158. oldum. 5. km’de Mark ve Lale ile buluşup jel ve su desteği aldım. Durmadan, yürümeden koşarak devam ettim. “Hayatının koşusu bu olum” dedim kendime. Geçilecek çok kişi vardı daha ama her dakika moralim biraz daha toparlıyordu. Mark ve Lale ile her buluşmamızda aynen planladığımız gibi bir sonraki durağın yeri ve durakta bana verilecekler konusunda anlaşıyorduk. Ben gelmeden onlar park etmiş, ikramlarımı hazırlamış oluyorlardı. Ben de koşarak yanlarından geçiyor bu esnada da hazır ettikleri ikramları alıp hemen hüpletiyordum. Ne midemde sorun vardı ne yorgunluk hissediyordum. En önemlisi ise, kramplar uzaklarda kalmış gibiydi. İkram menüsü çok zengindi. Elma, muz, kola, jel, iso, su, çikolata. Hatta ekmek. Ne istersem vardı. Yeter ki bir durak önceden siparişimi vereyim. Mark sağ olsun, şimdi elma, muz gibi katı şeyler yemesi lazım diyerek ben istemeden de hazır ediyordu bazen sunumları. Hakikaten de çok iyi geliyordu bunlar.

Foto : Aslanım Mark ve aslanım Lale, gak desem su guk desem bu getiriyorlardı.

Foto : Aslanım Mark ve aslanım Lale, gak desem su guk desem bu getiriyorlardı.

Böyle böyle hem km’ler aktı hem de sürekli birilerini geçip durdum. Sıralamada yükseliyordum. Koşuda ilerledikçe, yürüyenler artmaya, ağır tempolular veya kendini maratona göre hazırlayanlar teker teker ufuk çizgisinde görünmeye başladı. Kendime şöyle bir söz verdim: Her gördüğüm yeni kişiyi ilk defa gördüğüme göre ondan hızlıyım demektir. O zaman kimi gördüysem onu geçeceğim. Bu kararı aldım ve uygulamaya çalıştım.

20. km’ye gelirken ve artık 150’lerden kurtulmuş 140’lı sayılara gelmişken karşımda gördüm onu: Gaustatoppen!!!

Foto : Beni yenemezsin Gaustatoppeeeeennn!!!!

Foto : Beni yenemezsin Gaustatoppeeeeennn!!!!

Bu motivasyon ile iki defa kaybettiğimi düşündüğüm siyah tişörtü tekrar kazanabileceğime yeniden inandım. Hadi diyerek biraz daha artırmaya çalıştım tempoyu. Hala arkamdaki Norveçli’lerden korkuyordum; yokuş başladığında ne olacağı belli değildi çünkü. Planı hiç bozmadan, tempomu hiç düşürmeden, 25. km’ye kadar ilerledim. Buraya kadar koşu boyunca, 18 kişi geçmiştim. Buna karşılık sadece 1 kişiye geçildim. Gerçekten hayatımın koşusu oldu bu. Ne kaldıysa koşuya verdim ve neyse ki bisikletin son kısmında kendimi çok tüketmemiş olduğumdan bayağı bir şey bırakmışım cepte.

Mark ile yaptığımız strateji gereği, 25. km’de Mark koşu kıyafetleri ile beni bekliyordu. Amacım son kalan 7 km’yi yokuş yukarı koşmaktı. Ne olursa olsun… Ama biri beni çekmezse bunu yapabilecek gücüm olur muydu emin olamadığım için Mark ile birlikte koşmaya karar vermiştik. O bana ihtiyacım olan manevi desteği sağlayacaktı.

25. km’de organizasyonun masası vardı. Üzerinde çeşitli meyveler, içecekler ve sıralama çizelgesi yer alıyordu. Hemen sıralamama baktım 142. Doğru saymıştım ama daha önemlisi, artık arkamdaki 18 kişinin beni 7 km boyunca geçmesi neredeyse mucizeydi. Koşuda benimsediğim maraton yerine 25 km’lik koşu yaklaşımı tutmuştu. Gerçi bunu söylemek için biraz erkendi ama motivasyonum bu noktada artık tamamdı. Yeter ki yukarı koşmaya devam edeyim. Hemen bir şeyler atıştırıp, Mark ile yukarı koşmaya başladığımızda Lale de arabayı alıp 32. km’ye park edip bizi beklemek üzere yola çıktı.

32. km’ye son 1 km kalaya kadar Mark sayesinde %7-8’lik eğime sahip Zombie Hill’i koşarak çıktık. Arada yürümek için bazı kaçamaklar yapmaya çalışıyordum. Ama Mark’ın hiç affı yoktu. Tatlı dille, psikolojimi de çok zorlamadan güzel güzel koşturdu beni 1 km kalana kadar. Koşarken tempomuz 8.5-9 dk/km idi arada yürüyüş kaçamakları yaptığımda tempo 10:30 dk/km’ye kadar düşüyordu. Tahminimce, bütün tırmanışı yürüseydim arkadan gelenlere yenik düşecektim. Kaç kişiye yenik düşerdim bilmiyorum ama kesin strese girerdim. Tırmanışın ortalarına doğru çevremizdeki herkes yerini kabullendi. Maçın bitimine dakikalar kala iki tarafın da skordan hoşnut olduğu olduğu için orta sahada top çevirmesi gibi sanki herkes, sessiz bir centilmenlik anlaşması yapmıştı: “Böyle iyiyiz bozmayalım”. Ne var ki biz koşmaya devam ettik. Tüm yokuş boyunca 1-2 kişi daha geçtik. 31. km’de ise centilmenlik anlaşması falan kalmadı, herkes koşmaya başladı. Bu arada Lale de arabayı park etmiş, heyecandan 1 km aşağı doğru yürümüş ve burada bizi karşılamıştı. Bir km sonra her şey belli olacaktı. Kimse heyecanını tutamıyordu artık. Kalan 10 km’yi Gaustatoppen’in tepesine doğru koşarak mı tamamlayacaktık ve siyah tişörtü alacaktık, yoksa oteller tarafına dönüp “White finisher” mı olacaktık?

Foto : Mark ile birlikte Zombie Hill'de koşarken şaftım kaymış durumdaydı.

Foto : Mark ile birlikte Zombie Hill’de koşarken şaftım kaymış durumdaydı.

Bu arada bu yarış siyah – beyaz fark etmez, nasıl biterse bitsin aynı derecede ödüllendirilmesi gereken bir yarış. Herkes aynı zorlukları göğüslüyor. Ancak böyle bir seremonisi var işte olayın maalesef.

Ben bu son 1 km’de koşmayı bırakmak zorunda kaldım çünkü artık kramplar bacaklarımdaki her bir lifi zorlamaya başlamıştı. Koşarsam bir daha kıpırdayamayacaktım. Yürümekten başka çarem yoktu. 7 km boyunca geçtiklerimiz, son 1 km’de bizi tekrar geçtiler. Ama 32 km kapısından yine de 143. olarak geçtik Mark ve Lale ile birlikte. Artık yarış bitmişti benim için. 32 km kapısında ilk 160 içine girip siyah tişörtü garantilemiştim çünkü.

Bütün sene boyunca yaptığım hazırlıkların sonucu burada almıştım. Tabii ki destek ekibi Mark ve Lale’nin proaktif katkısı olmasa bu benim için belki bugün hala bir hayaldi. Eskisinden de uzak bir hayal hem de.

25

Artık ekipçe rahatladık. Mark ile üzerimiz terli olduğu için öncelikle Lale’nin park ettiği arabaya gidip kıyafetlerimizi değiştirdik. Kuru bir şeyler giydik, bir anlamda dağ için hazırlandık. Ve bunları yaparken hiç de acele etmedik. Bu arada 143.’lükten 160.’ılığa gerilemişiz. Herkes bizi geçip gitmiş meğerse. 32-37 km’ler arasındaki asfalt yolu yürüyerek geçtik ve 37. km’deki meşhur tahta kapıya geldik. Buradan itibaren artık dağ etabı başlıyordu ve saat akşam 18:00 olmuştu. 13 saattir yarış devam ediyordu.

 

Bu aşamada yaşadığım his çok garipti. Hayatımda hiç böyle bir şey hissetmedim. Sanki 32. km’de, o ilk kapıda, yarıştan ayrılmış gibiydim. Sanki eve gitmiştim, 2 gün uyumuş, duş almış, yemek yemiş ve öyle geri gelmiştim. Feribottan atladığım anlar günler öncesinde kalmış gibiydi. Tahta kapıya geldiğimde ise, her şeye yeniden başlıyor gibiydim. Tamamen tazelenmiştim ve yarış sanki bir anı olmaya baş26lamıştı bile, hala devam ettiği halde. Bunu, kendimi 32. km’deki kapıya çok fazla şartlamış olmama bağlıyorum. Benim için yarış orada bitti dedikten sonra bence metabolizmam da dinlenmeye geçti. Ya da başka bir şey oldu ama yarışın bütün yorgunluğu gitti üzerimden. Bunu şöyle komik bir şekilde tanımladım sonra arkadaşlarıma: “Yarış o kadar uzun sürdü ki içinde dinlendim”. Yalan da değildi aslında. Bu arada giydiğim beyaz varis çoraplarım da yenilenmemde önemli bir rol oynadı diyebilirim.

Böylece Lale ben Mark başladık tırmanmaya. Sadece 5 km daha gidecektik ve tepeye ulaşmış olacaktık. Ne var ki, o 5 km bitmedi, bitmek bilmedi. Bir ara eğer böyle olacağını bilseydim beyaz tişörte giderdim diye düşündüm. Tırmandık, tırmandıkça hava karardı, karardıkça soğudu. O soğudukça biz donduk. Buna karşılık, etraftaki manzara görülmeye değerdi. Belki bütün Norveç’i görüyorduk. Tabii mümkün değil ama öyle hissediyorduk.

27

28

Bir ara artık tırmanmaktan da yorulduğumuzda ve sıkıldığımızda sona yaklaşmış olduğumuzu düşünerek, yanımızdan geçerek aşağı doğru inen birisine ne kadar kaldı diye sorduk, yarısına gelmek üzeresiniz dedi. Yıkıldık tabii. Tırmanış gerçekten bütün günün yorgunluğu ve uykusuzluğu ile birleştiğinde gerçek bir işkenceye dönüşüyordu yavaş yavaş. “Şu kadar yüzüp bu kadar bisikletten ve koşudan sonra” demek istemiyorum çünkü benimle birlikte, tüm gün boyunca o kadar yorulan iki değerli destek arkadaşımın da yorgunluğunu ve emeğini göz ardı etmemek lazım. Yine de moralimiz yerindeydi.

29

Tırmanışımız devam ettikçe ortam da sertleşmeye başlamıştı ve dağ ciddi yüzünü ortaya çıkarıyordu yavaş yavaş. Zemin artık patikayı terk etmişti. Kırık dökük taşlar üzerinde son derece dikkatli ilerliyorduk. Ben bu tırmanışın bu kadar zorlu olacağını inanın tahmin etmemiştim. Sembolik bir dağ tırmanışı, bir doğa yürüyüşü / koşusu kıvamında olur diye düşünmüştüm. Ama bu başka bir şeydi. 13 saatin üzerine bitmek bilmeyen acı dolu anlar yaşatıyordu bize. Bir de bunun inişi vardı. Dağın tepesi sürekli sis içinde olduğu için daha ne kadar kalmış olabileceğini de tam olarak kestiremiyorduk. Zaten artık yorgunluktan kafamız çalışmadığı gibi ortamdaki oksijenin azalması da dimağımızın durmasına tuz biber olmuştu.

30

31

Yukarı vardığımızda saat akşam 21:00’e geliyordu. 2,5 saattir 5 km’yi tırmanıyorduk ve bu arada 3 kişiyi de geçmiştik. 157. olarak finişe geldik. Süre: 16 saat 10 dakika.

32

Burası bir kayak merkezi olduğu için bulunduğumuz tepe, kayak merkezlerinin zirvesinde bulunan kafe. İçeride çay, kahve, bira satılıyor bir de Waffle. Bitişte ikram ettikleri çorba ve burada yediğim waffle, hayatımda yediğim en güzel çorba ve waffledı. Bunlar gerçekten güzel miydi yoksa o anda zaten ne yesen hayatımda yediğim en güzel şey mi olacaktı, çözemeyeceğim bir gizem olarak kalacak.

Bunca çalışmadan, hazırlıktan ve efordan sonra, hayallerimin yarışında finiş çizgisinde bulunmak ve bu epik anı değerli arkadaşlarınızla, eşinizle paylaşmak, değer biçilemeyecek kadar önemli bir anı oldu benim için. Umuyorum hayatımın sonuna kadar aynı tazeliği koruyabilir hafızamda.

33

34

Neyi daha iyi yapabilirdim diye düşündüğümde, sanıyorum 32. km’de yarış bitti demek bir hataydı. Ölümcül bir hata değildi. Lakin yarış bitmemişti. Bu noktada oyalandığım için sonradan pişman olduğumu söyleyebilirim. Sportif anlamda baktığınızda, yarış hala devam ediyordu ve yarışa duyduğum saygıdan dolayı bu kadar oyalanmamam gerekiyordu. Bunun adı yarış ise yarışmaya devam etmeliydim. Üst değiştirmek, oyalanmak, poz verip fotoğraf çektirmek de ne demek oluyor? Kendimi sonradan çok ayıpladım bu yüzden ama olan oldu. Sonuçta daha önce de yazmış olduğum gibi kendimi çok şartlamışım 32. km’ye. O kadar ki dediğim gibi efor altında bile bünyem dinlenmeye geçip kendini yeniledi.

Neyse kafede biraz vakit geçirdikten sonra, inişe geçtik ve inişte, bir mucize oldu. Her fırsatta birçok defa yazıldı, çizildi ve söylendi ki, inişte sporcular funikuları kullanacaklar ama onlara eşlik eden destek ekibi yaya olarak inecek. Biz de Lale’yi funikular ile gönderelim Mark ile yaya inelim diye kararlaştırdık. İşin gerçekten şakası yok çünkü artık hava kararmak üzereydi ve biz dağın zirvesindeydik. Dışarısı en iyi tahminle 0C dereceydi. Çıkışımız 2.5 saat sürdüyse, inişiminiz en az 3 saat sürerdi. Karanlık da olacağı için bence 1 saat de oradan kaybetsek, kendimizi en iyi ihtimalle 01:30 – 2:00 gibi aşağıda bulacaktık. O da eğer ayak burkmazsak veya daha ciddi bir yaralanmaya maruz kalmazsak.

Bu korkutucu gerçek aklımızda olarak funikulara gittik bir de baktık ki, meğer sporcular ücretsiz iniyorlar ama diğer herkes parasını verip inebiliyor. Bu, bugünün en bomba haberi oldu. Hepimiz bindik ve dağdan aşağı rahat rahat indik. Aşağıda tekrar 37. km kapısına geldiğimizde hava kararmıştı bile. Dağdan inecek olsaydık ne yapardık bilmiyorum. Otele gidip yatağa yattığımızda saat 01:00 idi. Mark’lar araba ile ayrıca tekrar Oslo’ya döndüler. Onların yorgunluğunu hiç düşünemiyorum. Biz Lale ile tam 24 saattir ayaktaydık. Ama her şeye değmişti.

Başta bu yarıştan çekiniyordum. Özellikle bu İskandinav insanların sahip oldukları dayanıklılıktan ve tarihlerinde yer alan Viking kültüründen, damarlarında dolaşan Viking kanından çekiniyordum. Ama sonra onlar Viking ise ben de Angara bebesiyim yahu dedim kendime. Orta Anadolu’nun bağrından kopup geldim. Biraz buradan kredim olsun lütfen…

Yarışı bir “black t-shirt finisher” olarak bitirmek benim için büyük bir ödül oldu. Bu uygulama daha önce söylediğim gibi bu etkinliğe rekabeti çok acımasızca dahil ediyor. Siyah da olsa beyaz da olsa herkes aslında aynı zorluklara göğüs geriyor, aynı çabayı sarf ediyor. Yine de bu siyah tişörtün kişisel tatmini çok daha fazla. Tamamen bir pazarlama başarısı.

35

Sonuçlara bakacak olursak:

Yüzme zamanı: 1:20:15

Yüzme Sıralaması: 69 (Erkekler)

Bisiklet Zamanı: 07:47:22

Bisiklet Sıralaması: 138 (Erkekler)

Koşu Zamanı (ilk 32 km sonrası): 03:36:19

Koşu Sıralaması (ilk 32 km sonrası): 82 (Erkekler)

Koşu Zamanı (42 km): 06:50:27

Koşu Sıralaması (42 km): 130 (Erkekler)

Hep söylediğim gibi triatlon, yüzme, bisiklet ve koşu değildir, başlı başına bir spor dalıdır. Sanıyorum bu sonuç biraz bu lafı destekliyor.

Yarışın sonunda organizasyon bir bitirme madalyası bile vermiyor. Sadece tişört ile ödüllendiriliyorsunuz. Buna karşılık bir gelenek olmuş; yukarı her çıkan, Gaustatoppen’den bir taş alıp kendisine bitirme madalyası yapıyor. Bu doğrultuda, benim madalyam da aşağıda:

36

Başka bir büyük ödül ve büyük sürpriz ise Ankyra’dan geldi… Aşağıdaki pasta ve takım arkadaşlarımın inceliği, samimiyeti ve desteğinin benim için anlamı çok derin idi.

37

Foto 11: Bu bir pasta!!

Foto 12: Ankyra!!!! :)))

Foto 12: Ankyra!!!! :)))

Herkese tekrar tekrar çok teşekkürler. Sizlerin desteği olmasa, manevi katkısı olmasa bu sonucu alamazdım; buna eminim.

Tekrar bu yarışı yapar mıyım? Lale’ye sorarsam bunun cevabı çok açık. Benim için tekrar yapmak gerekli olmayabilir ama bu soruya cevap verebilmek için çok erken daha sanıyorum.

Buraya kadar sabredip okuduğunuz için çok teşekkürler. Umarım çok sıkmamışımdır bu uzun yazıyla. Aslında, daha yazacak çok şeyim olduğunu düşünüyorum ama şimdilik burada duralım bir soluklanalım. Değil mi ama?

9 thoughts on “Kerim Çakmak Norseman 2016 Yarış Raporu Bölüm 2”

  1. Tebrik ederim buradan da Kerim, sene 4 hala giremedik 🙂 Belki bu yarisin TRde duyulmasina bile sebep olduk. Darisi basimiza diyelim. Bir dahakine cikarsa, belki sen bize destek olursun artik. Bu guzel yazin bize guzel referans olacaktir. Kolay gelsin.

  2. Muhteşem bir makale olmuş. Keşke bu kadar data-driven olmayan diğer sporlar için de, 10 binlerce liralık GPS takip ekipmanları veya video analiz cihazları olmadan gelişim takibi yapabilsek!

  3. Hayvan!
    Okurken nabzım yükseldi! Seni (ve Lale’yi tabi ki) çok çok çok tebrik ediyorum. Seninle gurur duyacağımı hiç ummazdım:)
    Helal olsun diyorum!

  4. Çok güzel çok detaylı ve keşke kaydolmadan okusaydım dedirttirecek kadar düşündürücü bir yazı ? hazırlık sürecine ciddi ısık tutacak notlar aldım.. tekrar tebrik ederim bu bütüy başarından dolayı ???

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir