Burak İlter’in 2014 Rodos Challenge 226 Yarış Raporu

Bu yarışa gitmeyi düşünebileceklerin daha iyi bir değerlendirme yapabilmesini sağlamak için raporu başlıklara da ayırarak biraz detaylı yazacağım. İlginizi çekmeyen kısımları atlayın lütfen.

Neden katıldım? Neden bu yarışı seçtim?

İşin aslı, bu sene başında triatlonu bırakıp tamamen ultramaratonlara yönelmeyi düşünüyordum. Fakat Ankyra kulübünü kurmuş olmamız, buradaki arkadaşların destek vermesi ve onlarla birlikte antrenman yapma isteğim, diğer yandan DM (dailymile) aracılığıyla çoğunu sadece sanal olarak tanıdığım dostlar (izinleriyle böyle demek istiyorum, bilerek veya bilmeyerek her birinin çok katkısı oldu bana) triatlondan bu sene de uzaklaşmama izin vermedi. İznik ultramaratonuna kadar sadece koşmayı, sonrasında triatlon antrenmanlarına başlamayı planlıyordum fakat yaşadığım bir sağlık sorunu nedeniyle ancak Mayıs sonunda triatlon antrenmanlarına başlayabildim. Bir olimpik yarış ve sezon sonunda da Antalya yarı IM yarışını hedeflerim diye plan yaptım. Fakat olimpik bir yarışa katılamadım çünkü bu sene başvuru sistemi değişmiş ve ben ihmalkarlığım yüzünden bunu geç farkederek başvuru tarihini kaçırdım. Geriye sadece tek yarış kaldı derken, DM’da Mustafa Kumbaracı’nın verdiği ilanı görünce acaba dedim. Rodos’ta tam mesafe bir IM yarışıydı bu. Amatör bir kulüp tarafından ilk defa düzenlenen bir yarıştı. Aklımda hiç bu mesafeyi yapmak yoktu fakat Mert Derman ve Kerim Çakmak’ı takip etmek bana da acaba dedirtti işte. O haftasonu Cumartesi 180 km bisiklete bindim, Pazar da 32 km koştum. Yapabileceğimi aklım kesince de başvuruyu yaptım. Yarışı seçme nedenlerim katılımın yüksek olmaması, olayın ticari yönünün ağır basmaması, ulaşımın ve konaklamanın Avrupa’daki diğer yarışlara göre ucuz ve kolay olması, katılım ücretinin yüksek olmaması idi temel olarak.

Ulaşım:

Ulaşım için iki yol var Rodos’a. Biri uçak diğer feribot ile. Uçakla gitmek çok mantıklı olmuyor aslında çünkü Türkiye’den Rodos’a doğrudan uçuş yok, en azından benim gideceğim tarihler için yoktu. Almanya veya başka ülkelerden aktarma yapmak gerekiyordu ki bu da çok zaman alıcı. Bu yüzden feribotu seçtim. Arabayı da taşıyan bir feribot seferi bulamadım, seneye başlıyormuş sanırım bu seferler. Ayrıca bende bisiklet çantası olmadığından ve olsa bile sök-takla uğraşmak istemediğimden feribot işi mantıklı da geldi. Feribot seferleri Marmaris’ten yapılıyor. Marmaris’e kadar Ankara’dan otobüsle gittim. Dinlenebileceğim zaman da kalması açısından Perşembe gecesi seyahat etmeyi tercih etmiştim. Ön tekeri sökünce, sezon da bittiği için bagajda yer sorunu olmadığından otobüs firmaları sıkıntı yaratmıyor. Otobüsle Marmaris’e ulaştıktan sonra feribot limanına kadar 2-3 km’lik bir mesafe var. O kısmı, bisikleti taksiye yüklememek için yürüdüm.
Bir gün önce fırtına varmış ve seferler iptal edilmiş. Ama o gün hava açıktı. Tam feribota binecekken bir diğer bisikletli gelip “Hello” dedi. Ben de doğrudan “Merhaba, Levent sen misin?” diye sordum. Çünkü yarışa kayıtlı sadece iki Türk vardı. Başka birinin daha yol bisikletiyle geleceğini sanmıyordum. Nitekim, Levent’miş. Böylece yolun başında tanışmış olduk. Çileye ise az sonra başlıyorduk!!! Feribot Marmaris’in korunaklı sularından dışarı çıkınca hoplamaya başladı ve 15 dakika içinde iptal oldu benim mide. Maalesef yanımda ilaç da yoktu. Tuvalete dar attım kendimi ve Rodos’a kadar tuvalette ecel terleri dökerek yerde oturdum. İyi ki bir şey yememiştim sabah. Bu acıyı çeken bilir, anlatılacak bir şey değil. Gerçekten doğduğuna pişman oluyor insan. Bu süre içinde pek çok kişinin tuvalete gelip kustuğunu duydum. Yani böyle bir hassasiyetiniz varsa ilaç almadan kesinlikle binmeyin feribota. Rodos’ta ilaç alıp dönüşte ilacı kullandım ben de. Levent de benden biraz daha iyi atlattıysa da o da çok sağlam durumda değildi indiğimizde. İnince pasaport kontrolüne yönelmek yerine limanda güneş altında 15-20 dk oturmak gerekti kendimize gelebilmek için.
Sonrasında Rodos şehir merkezinden Kiotari’ye gidilmesi gerekiyordu. Zaten kendimizde olmadığımızdan ve başka bir taşıtla uğraşmaya gücümüz yetmeyeceğinden bir taksiyle anlaştık ve bisikletleri yükledik. Anlaştık diyorum ama fiyat da 70 avro idi! Aslında Rodos ile Kiotari arasında otobüs seferleri de varmış 6 avroya. Fakat başka sefere artık.

Rodos ve otel:

Rodos, Datça yarımadasının devamı gibi hem konum hem de bitki örtüsü açısından. Her yerde zeytin, keçiboynuzu, kızıl çam ağaçları. İnsanlar da aynen bizim gibi, hem konuşkan hem cana yakın. Denizde bir kirlilik yok, güzel kumsallar var. Kalabalık mevsimde nasıl olur bilemiyorum ama ekim sonunda gayet güzeldi her yer. Deniz suyu sıcaklığı gayet iyiydi fakat hava çok yanar dönerdi. 3 günlük süre içinde yağmurdan hiç uzak kalamadık, yarış dahil.
Organizasyonun anlaşma yaptığı otel Miraluna Village idi. Ulaştığımda oda henüz hazır değildi. Bir süre bekledikten sonra öğlen yemeği vakti geldi. Hala iyi durumda değildim. Bir çorba içip bir muz yiyebildim ancak. Sonra oda anahtarını alarak gidip banyo yapıp yattım. 2 saat kadar uyumuşum. Ancak ondan sonra kendime gelebildim doğrusu. Deniz tutması uzak olsun!
Yemekler genel olarak bizimkilere benziyor. Sebze yemeği çokça var. Her öğün enginarın değişik çeşitleri vardı, fırında enginar, enginar çorbası, vs. Bunun dışında yoğurt vardı yine her öğün, kahvaltı dışında her öğün zeytin vardı 🙂 (kahvaltıda yemiyorlarmış zeytini). Deniz ürünleri çok ve çeşitliydi. Ben buradaki sürem içinde ağırlıklıklı deniz ürünleri ve sebze yedim. Sadece Cumartesi akşam yemeğinde bir miktar makarna yedim, yükleme amaçlı. Öyle motoru bozarım, aman şundan yemeyeyim filan yapmadım yani. Zaten yarış için tek hedef bitirmek, boğazdan geri durmayalım bari. Baklava vardı bir öğün, ama görseniz baklava demezsiniz tabii. Denemek için bir tane yedim. Çok kalın ve büyük bir dilim, şerbeti de bir tuhaf. Tek olumlu tarafı cevizi esirgememiş olmaları. Bunun dışında beni şaşırtan irmik helvası olmasıydı. Tam bizdeki tattaydı bu.
Otel de gayet güzeldi. Yine kalabalık sezonda zor bir yer olabilir ama bu mevsimdeki doluluk oranıyla hiç bir rahatsız ediciliği yoktu.

Teknik Toplantı:

Cumartesi akşamı akşam 6:30’da 1 saatlik bir toplantı oldu. Burada daha çok Yunanca konuşulduysa da Yunanistan dışından gelen 3 kişi olan Levent, ben ve William (İngiltere’de yaşayan bir İsviçre’li) için önemli yerleri İngilizce olarak da söylediler. Yarış sırasında bisiklet etabında 5 arabanın gezeceğini, teknik sorun yaşayan olursa hemen yardım edileceğini öğrendik, bunun dışında tüm etaplar için yardım istasyonlarının konumları ve buralarda neler olacağı bilgisi söylendi. Gerçekten çok çeşitli ve yeterli miktarda yiyecek-içecek olacak gibiydi ve yarışta da bunları gerçekten görmek gözlerimi yaşarttı. 2013 Antalya HIM yarışında, teknik toplantıda sayılan yiyeceklere güvenip yanıma hiç bir şey almamış ve yarış sonunda artık gözlerim kararmıştı. Bunları hatırlayıp teknik toplantıda bir kez daha kızdım geçen seneye.
Çipleri ve yarış numaralarımızı verdiler toplantıda. Numaraları gece taktım. Çipi de sabah takmak üzere diğer eşyaların yanına koydum.
Teknik toplantı öncesi deniz kenarına inip dubaları, değişim alanını bir gördüm. Özellikle 2 dubanın arası oldukça açıktı ve bu kısımda öbür dubayı görmekte güçlük çekeceğimizi tahmin ettim ve haklı çıktım tabii 🙁

Yarış Günü:

Yarış günü sabah 4:45-5:15 arası kahvaltıya gittik. Kahvaltı sırasında abartmadan yedim. Yumurta yemekti niyetim ama yoktu. O yüzden olan çeşitlerden yedim. Biraz peynir, bal ve ekmekten oluşan basit bir kahvaltı aslında. Bu arada dönerken şimşekler çakıyordu ama yağmur yoktu. “Yok canım” dedik ve hazırlanmaya odalara girdik ama tabii ki “var canım”dı 🙁 Az sonra anlatacağım.
Odada lastiklere hava bastım. 2 suluktan birine önce biraz su koyup yanımda getirdiğim 9 jeli sıktım. Önce trisuiti giydim. Ardından da uğraşarak wetsuiti. Wetsuiti giyerken sürtebilecek yerlere BodyGlide sürdüm ve yüzme sırasında sürtme kaynaklı bir sorun yaşamadım. BodyGlide’ın katkısı vardır muhtemelen. 2 parçalı triatlon kıyafetim yoktu. Tek parça olmasının sakıncası tuvalet ihtiyacı olursa dert olması ve bu uzunlukta bir bisiklet etabı için yeterli kalınlıkta pad’e sahip olmaması. Bunlarla ilgili olaylara da yeri geldikçe değineceğim. Teknik toplantıda yağmur olabileceği, bu yüzden de değişim alanına getirdiğimiz eşyaları torba içinde götürmemizin iyi olabileceği söylenmişti. Ben de ayakkabı torbasına tüm eşyalarımı tıkıp değişim alanına gittim. Bisikleti koyduktan sonra su bulup jel koyduğum suluğun kalan kısmına ve öbür suluğa su doldurdum.
Vee derken yağmur başladı. Ama nasıl bir yağmur. Biz Ankara’lılar böyle yağmurlara çok alışık değiliz. Deniz kenarındaki yerlerde olabiliyor bu şiddette yağmurlar. Eşyaları değişim alanında çabuk giyip hazırlanabileceğim şekilde bırakmayı düşünüyordum ama yağmur nedeniyle bundan vazgeçtim çünkü sırılsıklam olacaktı. Bu nedenle torbanın içinde bıraktım. Değişim biraz daha uzun sürecekti ama eşyaları kuru giyebilecektim. Gerçi tabii bisiklette yine ıslanacaktım ama olsun diye düşündüm.
Yüzmeye 6:30’da başlayacaktık ve kovadan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Son anda aklıma yanımda bir yağmurluk getirdiğim geldi. Hemen odaya koşup onu da getirip torbanın en üstüne koydum. Değişim alanı ve oda arası bu kadar yakındı yani. 250 metre kadar 🙂
Herkes tentelerin altına büzüşmüş bekliyordu. Yağmur da aynı hızlı devam ediyordu. Bu arada yarış organizatörüne, ki kendisi 3 defa ironman yarışı bitirmiş deneyimli bir triatlet, “Bu nasıl bir hava?” diye sordum. Cevabı günün özeti niteliğindeydi: “Bunun için adına ironman diyorlar, yoksa marshmallow man derlerdi” dedi.
Kaçınılmaz son geldi ve denize yollandık. İlk defa wetsuitle yüzecektim. Yüzmede daha az yorulmamı sağlayıp sağlamadığından emin değilim ama yüzmeye başlayana kadar yağmurdan ıslanıp üşümemi engellediği kesin. Sadece bu sebepten bile wetsuit giymeme değdi bence.
Ayaklarımız suda beklerken birden bağırışlar duymaya başladım, yarış başlamış meğer 🙂

Yüzme:

Yüzme etabı 2 turdan oluşuyor ve ilk turun sonunda karaya çıkılması gerekiyordu. Karaya çıktığımız yerde izotonik ve su içebiliyordunuz.
Yüzme, en az antrenman yaptığım kısımdı ve hiç kendimi zorlamaya niyetim yoktu. Gerçi diğer kısımlarda da pek zorlayamadım ama neyse. Hava şartları yeterince zorluk yarattı, onunla yetinmesini bildim.
Rahat tempo başlayıp tutunabildiğim bir grup buldum ve onlarla yüzdüm. 3 ve 4 numaralı dubalar arası, önceden yazdığım gibi uzun mesafeydi. Muhtemelen 600 metre kadar vardı araları. Bu arada hiçbirimiz öbür dubayı göremediğimiz için firavun fareleri gibi arada bir durup kafayı mümkün mertebe kaldırıp duba görmeye çalıştık fakat bek de başarılı olamadık. GPS’in çıkardığı yüzme rotasına bakınca da bu aralıkta çok zikzak çizdiğim görünüyor. Bu bana özel bir durum değil tabii, tüm ekip aynı haldeydi. 200 metre gibi bir mesafeye gelene kadar debelendikten sonra sonunda dubayı görebildik ve bundan sonra düz yüzebildik.
Neyse 4-5 kişilik bir grupla beraber ilk turu tamamladık. Kıyıdaki masadan bir bardak izotoniği kafaya diktim ve grubun önünde suya girdim tekrar. Bu turu 41 dakikada tamamlamıştım. Tahmin ettiğim sürede bitirebilecek gibi görünüyordum yüzmeyi. 1:20 gibi bir süre öngörmüştüm normal koşullar için.
İkinci turda hava açtı ve hatta güneş çıktı ve gözüme bile girmeye başladı 🙂 Bisiklet etabını düşünüp “oh be” çektim içimden. Fakat bu turda sanırım biraz gevşedim çünkü beraber yüzdüğüm ekip benden önce tamamladı. Bitirdiğimde 1:26 olmuştu süre. Gerçekten ikinci turda biraz fazla gevşemişim.
Neyse önemli değil. Çünkü süre hedefi yok, yüzme antrenmanı yok, wetsuitle ilk defa yüzülüyor. Devam edelim.
Yüzme etabı boyunca iki kişinin dubaların içinden döndüğüne şahit oldum. Diyecek bir şey yok. Herkes kendisiyle yarışıyor. Ben yapsam, sadece kendimi kandırmış olacaktım. Yeltenmedim bile. Bu tip olayları kontrol etme şansları pek yok. Sadece 1 jet-ski’li görevli vardı, o da her yeri göremez zaten. Bakıp bakmadığına da emin değilim.

T1:

Wetsuiti çıkarmak tahmin ettiğim kadar çok uğraştırmadı. Trisuitin pad’i yetersiz kalacağı için yanımda bir tane daha bisiklet taytı vardı. Onu trisuitin üstüne giydim. Üstüne de yine bir bisiklet forması. Bunun da sebebi arka ceplerdeki pompa, yedek lastik, levye gibi malzemeleri taşıyabilmek ve istasyonlardan alacağım gıdalar için cepleri olması. Trisuitte cep yok, o yüzden bir şey taşımam mümkün değil. Diğer yarışçıların bir kısmının bisiklet kadrosuna çok miktarda jel, bar yapıştırdığını gördüm. Bu da mantıklı eğer istasyonlarda gıda alımı sırasında zaman kaybetmek istemiyorsanız ama ben süreye oynamadığım için daha konforlu olacağını tahmin ettiğim üstümde taşımama yöntemini seçtim. Çorap, bisiklet ayakkabısı, kask, gözlüğü taktım. GPS’i kolumdan çıkarıp yüzmeyi resetleyip bisiklete taktım. Bu arada multisport yerine her sporu ayrı ayrı kaydetmeyi seçmiştim. Bu da ufak bir zaman kaybı belki ama bana daha rahat geldi.
Değişim süresi 3 küsur dakika olmuştu. Her şeyi torbadan çıkarıp torbanın ağzını tekrar kapattığımı düşünürseniz ve ekstra kıyafet giyme faslını, bence iyi bir süre.

Bisiklet:

Başladıktan 3 dk sonra eldivenleri torbada göremeyip takmadığımı farkettim. Artık çok geçti tabii. Neyse ki bunun getirdiği bir rahatsızlık olmadı.
En baştan şunu söylemeliyim. Standard bir yol bisikletiyle yarıştım. Zamana karşı bisikletim yok, bu işe devam edip etmeyeceğimden emin olmadığım için almayı da düşünmedim. Bir arkadaşımdan ödünç aldığım bir aero-barı taktım sadece bisiklete. Aero-bar iyi tabii ama zamana karşı bisikletleriyle aradaki farkı kapatmaya tek başına yeterli gelmiyor. Bunu yarış sırasında bir kere daha gördüm.
Katılımcı sayısı düşük olduğu için hiç bir yol kapatılmamıştı. Fakat trafik hem çok az hem de şöförler gayet saygılı. Araçlar nedeniyle bir sıkıntı hiç yaşamadım.
Parkur 45 km’lik bir yoldan oluşuyordu. Gidiş geliş 90 km ediyor, 2 kere git-gel yapılınca da 180 km tamamlanmış olacaktı. Tüm yol ayrımlarında ve arada bir yola işaret ve yazılar koyularak nereden gidileceği belirtilmişti. Zaten herhangi bir sağa, sola dönüş de olmadığından yol bulma diye bir sorun hiç olmadı. Organizasyon, yol işaretleme konusunda da tam puanı hak ediyor.
Yüzme etabı sırasında ve öncesinde yağan yağmur bisikleti cillop gibi yapmıştı, o kadar ki zincirde yağdan eser kalmamıştı. Tabii bu da yarış süresince bisikletten acaip sesler çıkmasını birlikte getirdi. Sürtünme arttığı için hızı da olumsuz etkiledi ama neyse ki sorun yaşamadan bitirebildim etabı. Diğer bisikletçiler benim geldiğimi sürtünme sesinden anlayıp arkaya bakıyordu 🙂 Sanki kiralık MTB ile yarışıyor gibiydim yani.
Bisiklete başladığımda yollar şiddetli yağışın etkisiyle sırılsıklamdı ama yağış bittiği ve güneş açtığı için zamanla kurudu. Yolların ıslaklığı etkili olmadı yani. İlk 1-1,5 saat rahat tempo gittim. Bu süre içinde ortalamam 33-34 gibiydi. Bu, antrenmanlarımdan yapabileceğimi tahmin ettiğim bir ortalamaydı, 180 km korumayı umuyordum bunu. Bu süre içinde yüzmede benden biraz çıkmış olan 4-5 kişiyi geçtim.
Fakat sonrasında parkur kendini gösterdi diyeyim. Sert bir rüzgar başladı. Zaten tepelerde de hep rüzgar türbinleri vardı. Alaçatı’da bisiklete binmek gibi bir şey yani. Bu rüzgarla birlikte zamana karşı bisikletlerinin avantajı ciddi şekilde arttı tabii. Kesinlikle daha az etkileniyor bu bisikletler. Ortalamam biraz düştü. Bu arada arkadan da bir zamana karşı bisikleti olan bir yarışçı yetişti. Bu arkadaşla bisiklet etabının sonuna kadar fırtınalı bir birlikteliğimiz oldu 🙂 Rüzgarlı düz yerlerde beni hep geçiyor ama biraz yokuş olunca ben yetişiyor ve geçiyordum. O kadar ki bir yokuşta ben biraz geç kalınca “hadi gel de geç” diye el etti bana 🙂
Başlangıç ve dönüş noktaları haricinde bir de 25-30 km civarı bir yerde bir istasyon daha vardı. Ortadaki istasyonda su, izotonik ve muz vardı. Diğer istasyonlarda el yapımı bar (evet doğru okuyorsunuz), jel, muz, su ve izotonik içecek bulunuyordu. Bendeki jelli su 70. km civarı bitti. Bunun haricinde istasyonlardan 5 adet muz, 3 adet jel yedim. Ayrıca 1,5 litre izotonik içecek ve 2-2,5 litre de su tükettim toplamda.
Burada şunu söylemem lazım. Tüm yardım istasyonlarındaki görevliler gerçekten çok gayretli ve yardımseverdi. Diğer yandan da bu bir ironman yarışı olmadığı için bazı şeyler çok süre odaklı değildi. Örneğin sular ve izotonik içecekler normal pet şişelerdeydi. Dolayısıyla ben istasyonlarda durup suluklarımı uzatıp kapaklarını açıp içine doldurmalarını rica ettim, bar ve muzları arka cebe attım, vs. Standard ironman yarışlarında içecekler bisiklet suluklarına doldurulmuş durumda uzatılıyor ve alıp kullanıyorsunuz, durmanız gerekmiyor. Yarışta 1-2 numara olanlar daha donanımlı geldiklerinden bu istasyonlarda durmadılar diye tahmin ediyorum.
Sert rüzgarlarla boğuşa boğuşa devam eden yarışta ilk 90 km’yi 3 saatin biraz altında geçebildim. Bu dönüşte benim önümde olan 3-4 kişiye iyice yaklaşmıştım. Bisiklet etabını bitirene kadar onları geçerim diye hesap ettim. Rüzgar
Fakat rüzgar şiddetini arttırıyordu. Bu iyiye işaret değil derken rüzgar amacına ulaştı ve kara bulutları getirdi, hava kapanmaya başladı. Başıma gelecekler belli olmaya başlamıştı. Acaba kaçabilir miyim yağmurdan diye düşündüm ama nafile. 135-140 civarı yağmur başladı ve yine aynı şiddette yağmur! Öyle böyle değil. Bırakın hız yapmayı, önünüzü zor görüyorsunuz. Yarış, diğer yarışçılar, ortalama hız hepsi sahneden çıktı ve olay bir hayatta kalma savaşına döndü. Yollar ıslak, kaymamak için dikkat, gözlük ıslak, önünüz görülmüyor, silince tekrar ıslanıyor, çıkartsan yağmur gözüne girecek, daha da kötü… Üstüne üstlük yağmur dinmek bilmeyince üşümeye de başladım, yapabileceğim hiç bir şey de yok. Bacaklar dönmemeye başladı, üst vücut da üşüyor. Cebimdeki barları yiyerek enerji alıp ısınmaya çalıştım ama nafile. Ayakkabı, çorap, üt baş ne varsa sırılsıklam ve üşüyorum. Daha bisiklet etabının bitmesine süre var ve üstüne maraton koşulacak. İşte bu düşünce aklıma geldikçe “Ne işim var ulan burada benim? Ne yapıyorum ben? Niye yapıyorum bunu?” diye sorguladım kendimi. Defalarca bırakmak istedim ama bıraksam bile otel zaten bisikletin bitiş noktasında ve oraya gitmenin başka bir yolu yok. Bu kuvvetli (!?) motivasyonla ve “bu yarışta tek hedef bitirmek unutma, en fazla hasta olursun, devam” gazıyla bırakmadım. Sonunda bitiş noktasına ulaşabildim.
Bir nokta daha: son 30-35 km tuvalet ihtiyacı belirdi. Bir çok yarışçı çişini yapıyor üstüne, biliyorum. Zaten hava da öyle bir durumdaydı ki daha ıslak olmamın bir imkanı yok, tüm gözeneklerim suyla satüre olmuş durumda. Yine de yapmak istemedim. Tek parça trisuit olduğundan kenara çekip ağaç arkasına geçme şansım da pek yok çünkü hem ayakkabılar çamura batacak hem de önce üstteki kıyafetleri sonra trisuiti çıkar derken epey bir seremoni gerekecek. Bu sebeple değişim alanına kadar bekleme kararı aldım. Hem zaten ihtiyacın küçük mü büyük mü olduğundan da emin değildim 🙂 Risk almaya gerek yok.
Etabı bitirmeye 100-150 metre kala zaten akortsuz keman gibi sesler çıkaran bisikletimden gelen seslerin şiddeti iyice arttı. Sürtünme artmış ve artık dişlileri yamultmaya başlamıştı sanırım. Yani bir 500 metre veya 1 km daha olsa bisiklet elimde kalacaktı. Muhteşem bir zamanlamayla bu etabı tamamlamış oldum sonuçta.

T2:

Bisikleti bıraktım ve ayakkabıları, taytı ve bisiklet formasını çıkardım. Torbada bir çift daha çorap bırakmıştım. Tam ıslak olmadıklarını sevinçle fark edip çorapları da değiştim ve ayakkabıları giydim. Son anda torbaya koyduğum yağmurluğu üstüme giydim ve değişim alanındaki tuvalete yollandım. Tuvalet otelin tuvaleti, yani geçici, yarış için kurulan bir şey değil. Tuvalete girdim ve birden öyle ısındım öyle ısındım ki çıkasım gelmedi. Sanki lüks bir odaya girmişim gibi gevşemiştim. Ciddi bir üşümeydi sizin anlayacağınız yaşadığım. Neyse, kendimi zorlaya zorlaya çıktım oradan.
Saati bisiklette unuttuğumu fark edip gidip saati aldım, ellerim donduğu için saati çıkarmak bayağı zor oldu. Bisikleti resetleyip koşuya başladım ama tam becerememişim. Burada bir daha durdurdum başlattım filan, sonunda becerebildim.
Tuvalet, yağmurluk, çorap değişimi filan derken bu kısım 6 küsur dakika aldı. Normal koşullarda 1-2 dakika ancak sürer ama şikayetim yok çünkü burası yarışı bırakmaya en yaklaştığım yerdi sanırım. Malum, odaya 250 metre sadece. Her şeyi bırak, git sıcak suyun altına gir, sefiller sürünsün yağmur altında 🙂

Koşu:

Koşu etabı 8 küsur km’lik 5 turdan oluşuyordu. Bisiklet yolu ana yol diyebileceğimiz yolda gerçekleştirilirken koşu etabı daha tali olan kıyı yolundaydı. Bu yol da yine trafiğe kapatılmamıştı. Fakat gerek trafiğin azlığı, gerekse katılımcı sayısının azlığı nedeniyle herhangi bir sorun yaşanmadı.
Bu etapta 4 (yazıyla dört) istasyon vardı. Gerçekten organizasyona söylenecek en ufak bir şey yok. Tüm istasyonlarda gayretle çalışan insanlar ve çok çeşitli gıdalar vardı: tuzlu bisküvi, cips, kola, izotonik içecek, su, ev yapımı bar, jel, kek, çikolata, muz. Hiçbiri de bitmedi bu gıdaların yarış sonuna kadar.
Sonunda koşuya başlamıştım. Nispeten kuru çorap ve ayakkabılar ama tabii yağmur aynı hızda devam ediyordu. Ayakların ıslanması sadece zaman meselesi.
Yağmurlukla koşarken sonunda biraz ısınmaya başladı üst vücut. İkinci km civarı bir yokuşa geldim ki bir an duraladım. Böyle bir yarışta böyle bir yokuş olamaz diye düşündüm ama oluyormuş. Aslında yokuş en sevdiğim şey fakat o kadar üşümenin ve yorgunluğun üstüne ortalama %6-8 civarı olduğunu tahmin ettiğim bir yokuşu görünce şaşırdım doğrusu (Strava’dan kontrol ettim %11 olduğu yer varmış). Bu yokuşu 5 kere çıkacaktık, tabii yokuşun diğer taraftan çıkışı da vardı (neyse ki diğer taraf daha insaflı bir şekilde yükseliyormuş). Uzatmayayım, çıktım ve devam ettim. İlk 3 istasyondan bir şey almadım. Dönüş noktasına yaklaşırken tavernalar belirdi. Bu tavernalardan yükselen balık kokuları, insanların kapalı yerde oturmuş ıslanmadan denizi ve yağmuru seyrediyor olmaları da kötü koydu hani.
Dönüş istasyonunda biraz kola içip ilk lastiğimi koluma takıp döndüm. Yollarda birikmiş sulara basmamak için dikkat etmek, bazen kaldırıma çıkmak veya sulardan atlamak gerekiyordu. Hiç değilse ısınıyordum ama artık.
Koşu boyunca istasyonlardan aldığım gıdalar: bir çok kere kola, daha az olmak üzere su ve izotonik içecek, kek, tuzlu bisküvi ve tuz. İnanması zor ama deniz tuzundan hazırlanmış tuz tüpleri vardı. Ben 1 tane kullandım. Tüpü açıp bir bardak suya atıp içtim. Gerçekten organizasyon ve organizatörlere 10 üstünden 15 filan vermek lazım.
İkinci turun ortasına doğru yağmur bitti sonunda. İkinci turun sonunda yağmurluğu çıkarıp istasyona bıraktım.
Bu süre boyunca bisiklette benden önce bitirmiş 1 kişiyi geçmiştim. Sonraki iki tur boyunca, bisikleti yine benden önce bitiren ama artık yürü-koşa geçen 2-3 kişiyi daha geçtim. Şartlar sadece beni zorlamıyordu tabii.
Koşu boyunca bırakmayı tekrar tekrar düşündüm aslında. Bunun çeşitli sebepleri var: öncelikle yağmurun, rüzgarın, üşümenin getirdiği yorgunlukla koşuyor olmak çok motive etmiyordu, değer mi diye çok düşündürdü beni. Yolda koşmaktan sıkılıyor olmam bu yarışta da kendini gösterdi. Bu da isteksiz koşmamı getirdi ve tempo yapmamı engelledi. Koşu sırasında hiç bir şekilde bacaklarım koşamaz hale gelmedi, yorgundum ama bacaklar yorgun koşmaya alışıktı sonuçta. Ama dediğim gibi zihinsel olarak koşma isteğim düşüktü. Yarışçı sayısının azlığı da diğer bir faktör oldu. Her ne kadar başkalarıyla yarışmak için gelmemiş de olsam süre hedefiyle koşulabilecek bir yarış da olmamıştı. Bu nedenle tek hedef olarak “haydi, şimdi şu maviliyi geçebilecek miyim bakalım?” şeklinde düşünceler kalmıştı.
3. turun sonunda geçebileceğim kimse kalmadı, önden bitirenler zaten bitirmişti ve arkadan bana yetişebilecek hızda bir koşucu da yoktu. Sonuçta son iki tur boyunca tempoyu iyice salladım, yokuşları yürüdüm, istasyonlarda kek alıp kekin tadını çıkararak yemeye, kekler bitene kadar yürüyüp sonra yalandan koşmaya başladım. Tek odak bitirmekti sonuçta.
Son turda ekstra bir faktör daha çıktı. Hava kararmıştı ve bu yolda sokak lambaları yoktu. Öyle alacakaranlık filan değil zifiri karanlık. Önünüzü göremiyorsunuz. Bazı yarışçılar kafa lambası almış ki, kesin gerekli. İstesem bile koşamıyordum artık çoğu yerde karanlık sebebiyle. Ama zaten koşacaktım da ne olacaktı, kek yemek varken 🙂
Son iki tur havanın kararmasıyla birlikte hava sıcaklığı da düştü ve üşüme yine baş gösterdi. Artık yorgun da olduğum için koşsam bile vücut ısınamıyordu yeterince.
Sonunda 5 tur bitti. Son istasyona geldim ve bitiş için ne taraf diye sordum. Anlamadılar 🙂 Neden sonra anladı birisi de gösterdi bitişi. Ben de çizgiyi geçtim ve boynuma madalyayı taktılar. Çipi de teslim ettim.
Öyle ya da böyle bitmişti yarış. Artık ben de bir ironman olmuştum. Normal bir yarış olsa niyetim diğer yarışçıların bitirmesini beklemek ve onları alkışlamaktı ama donuyordum 🙂 Anında (olabildiğince hızlı diyelim) eşyalarımı toparlayıp odaya yollandım ve sıcak banyo, ardından yemeğe gidip çorba.

Organizasyon, parkur, düşünceler:

Gece 10’da ödül töreni olduğunu söylemişlerdi. Öğrendik ki 9:30’a alınmış. 10 dk kadar gecikmeyle gittik törene. Başlamışlardı. Levent ve ben gelince İngilizce’ye döndüler ve Türk arkadaşlarımıza teşekkür ederiz deyip birer kupa verdiler bize. Her bitirene bir madalya bir de kupa hazırlatmışlar meğerse. Daha ilginci, ve benim için günün sürprizi olan olay ise “Burak İlter, sen üçüncü oldun” diye anons edilmem ve üçüncülük kupası almam oldu. Organizatörleri ve katılımcıları alkışlamaya gitmişken alkışlanan ben oldum. Gerçekten hiç bir şekilde farkında değildim bu sonucun. Kupa alırken beni “marshmallow man” olmaktan çıkardıkları için teşekkür ettim 🙂
Organizasyon çok çok başarılıydı. Bu parkurda bu mesafede bir yarış ilk defa düzenleniyordu ama sigortalar, sağlık ekipleri, yardım istasyonları, sunular yiyecek ve içecekler, değişim alanları, hepsinden önce insani yaklaşımları çok iyiydi. Ufak tefek hataları kendileri de gördükleri için ders çıkarmış ve onlarla ilgili düşünmeye başlamışlardı bile.
Otel alanı içinde değişim alanı olması, otelin önünde yüzülmesi rahat bir şey. Bunlar da keyif kattı yarışa.
Parkura gelince, gerçekten kırıcı bir parkur. Bu yarışa en iyi derecemi yapayım, uçayım kaçayım diyenlerin gitmemesi gerekir. Koşuda çok ciddi yokuş var, bisiklette rüzgarsız bir mevsim olabileceğini hiç zannetmiyorum rüzgar türbinlerini düşündükçe. Mevsim gereği benim başıma geldiği gibi yağmur da gelirse zevk almaya bakmaktan öte yapacak bir şey kalmıyor. Orada geçirdiğim 3 gün boyunca da her gün yağmur yağdı. Yani yarış gününe özel bir durum değil, mevsimsel. Yine bisiklette toplam tırmanış fazla değil ama 2 tane yokuş var hatırı sayılır. Yine bu tarihlerde olursa karanlığa kalınması büyük ihtimal. Bu durumda kafa lambası şart, ama o olsa bile koşu performansı etkilenecektir. Karanlıkla ve/veya yağmurla birlikte gelen üşüme ve performans kayıpları da düşünülmesi gereken faktörler.

Teşekkürler:

Bu yarışa hazırlanmama imkan sağlayan, bıkmadan destek veren aileme, başta Mert Derman, Kerim Çakmak ve Serdar Ünalan olmak üzere tüm antrenman ve takım arkadaşlarıma, yaptıkları veya yazdıklarıyla motivasyon sağlayan DailyMile arkadaşlarıma, bu yarıştan haberdar olmamı sağlayan Mustafa Kumbaracı’ya teşekkürü borç bilirim.

1 thought on “Burak İlter’in 2014 Rodos Challenge 226 Yarış Raporu”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir